Pazartesi

Aklı ve serveti (bu iki şey nâdiren birlikte oluyor) olan bir Müslüman Ramazan’ı (hiç olmazsa bir kısmını) başka ülkelerde, başka iklimlerde geçirmeyi düşünmelidir. Gürültü patırtıdan, dedikodudan uzak huzurlu bir yer… Bulunur mu dersiniz? Bağdad, Kabil, Kudüs olmaz.Şam,Halep olabilir. Şam bir dârül’l-emandır. İnsan çok uzaklara gitmeyi de düşünebilir. Tumbuktu’da veya Zengibar’da bir hafta, on gün oruç tutmak. Hayır hayır, beş yıldızlı lüks otellerin restoranlarında iftar ederek değil. Halkın arasında, çarşılarda pazarlarda, pis olmamak şartıyla küçük lokantalarda yemek yiyerek. Mesken nasıl olacak? Bir oda, küçük bir mutfak, banyo. Ezan okununca yakındaki camiye gideceksin.Radyo dinlemeyeceksin, televizyon seyretmeyeceksin.

İmkânı olan kişi Türkiye’de de küçük, sâkin, huzurlu, kenarda kalmış bir yer bulabilir istese.

Az yiyecek, az uyuyacak, az konuşacak. İradesi güçlü olanlar bulundukları yerde de içlerine kapanarak sakin ve huzurlu bir Ramazan geçirebilir. İnzivaya çekilerek değil, içine kapanarak. Karıncalar gibi koşuşan sağa sola çılgınlar gibi seğirten insan yığınları içinde, kendi iç dünyanın kapısını açarsın, içine girersin, kilidi anahtarla iki defa kilitlersin ve yalnız kalırsın. Bu, herkesin kârı değildir. Derecesi yüksek olan kişilerin çok uyuması iyi olmaz. Aşağı rütbelerdekiler uyuyabilir. Çünkü onlar uyurken kötülük yapamazlar. Bu da, dolaylı bir hayırdır.

Sultanların biri âlim ve fâzıl bir zata sormuş:

-Günün çeşitli saatlerinde uyunabiliyor. Bunların hangisi en hayırlısıdır?

-Sultanım, sizin için günün her saatinde bol bol uyumakta hayır vardır…

-Niçin?

-Çünkü uykuda iken zulm edemezsiniz…

Ramazan açlık ayıdır, tokluk ayı değil. “Mübarek ayda birkaç kilo almışım…” Böyle konuşanlar utanmıyor mu?

Limuzinler yanaşıyor on yedi katlı lüks otelin önüne. İçlerinden pahalı giyimli semiz semiz insanlar iniyor. Bazısının şoförleri, korumaları, sekreterleri telâşla koşuşuyor, kapıyı açıyor, patronlarına hizmet ediyor.

Semiz insanlar bastıkları yeri göremiyor. Burunlar havada. Yeri titreterek yürüyorlar gururla, kibirle. Tokalaşmalar, bazen sarılıp kucaklaşmalar, iğreti ve sahte tebessümler…

Üç yüz kişilik bir iftar ziyafetidir bu. Bu üç yüz kişinin içinde bir tek fakir yok. Ezana birkaç dakika kalmış. Kodamanlar politikadan, iktisattan, maliyeden, carî işlerden bahs ediyor.

Kenarlarında bir tek fakirin bulunmadığı bu sofralar ne kadar zengin, ne kadar mükellef. On yedi çeşit iftariye var. Her şeyin çoğulu. Peynirler, zeytinler, reçeller, soğuk yemekler, dolmalar, börekler… Onlardan sonra nefis bir çorba, nefis bir giriş yemeği, ardından ana yemek, salatalar, tatlılar… Neler neler…

Fakirsiz sofraların kodaman, kerli ferli, semiz, sahte gülücüklü, özel şoförlü, korumalı, sekreterli, dolarlı, eurolu, mallı mülklü, ensesi kalın, göbeği şişkin, midesi geniş dâvetlileri hem yiyor hem konuşuyor. Siyaset miyaset, iktisat, finans, nurlu ve pembe ufuklar. Ya öyle mi, hakkınız var efendim, isabet buyurdunuz, şeref verdiniz… He he he…

Fakir evlerde yer sofraları var. Tarhana çorbası, nohut, bulgur pilavı, erik hoşafı. Yemekler azsa ekmeği çokça yersin doymak için. Siyasetten miyasetten bahs edilmez bu sofralarda. Bağlar bahçeler, küçük dükkânlar, mütevâzı ticaretler. Yemekten sonra namaz kılınır. Sonra çay sırası gelir. Çok şükür elhamdülillah. Ramazanı böyle sofralarda geçirmek isterim.

“Yer sofrasında yemek yemek gericiliktir. Hangi devirde yaşıyoruz?” Böyle konuşana -affedersiniz- “Hoşt!..” demek gerek. Bütün Japonya yerde yiyor, onlar gerici mi? Edebsizliğin, çağdaşlığın da bir sınırı var!

Hoparlörsüz küçük bir cami olsa da teravih namazına oraya gitsem. Işıkları da loş olmalı. Camiye çiğ ve parlak ışık yakışmaz. Orası fotoğraf stüdyosu veya film seti değil.

Teganniye kaçmadan güzel Kur’ân okuyan kaç kişi kaldı? Hem musiki bilecek, hem de sesi çok güzel olacak. Müezzinlik yapacak zat da işin ehli olmalı. Cami avaz avaz bağırma mekânı değildir. Ses yok, musiki yok, eda yok, üslup yok ve adam bağırdıkça bağırıyor. Efendi, bir yerin mi ağrıyor ki, bu kadar haykırıyorsun?

Ramazan etkinlikleri mi? Bu etkinlikler herhalde sucuk ekmek yemek, macun yalamak, dolu bir mideye muhallebi, baklava, tantuni kebabı eklemek değildir.

İslâm dini sohbet üzerine kuruludur. Sohbetsiz Ramazan olmaz. Sohbet demek, bir kişi (veya birkaç kişi) konuşur, diğerleri dinler demektir. Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor, karılar hamamı gibi bir gürültü. Bu, sohbet değildir.

Ramazan hesap kitap ayıdır. Bir kenara çekilir, zekâtını hesaplarsın ve en uygun şekilde dağıtırsın. Zekât derneklere, vakıflara, tüzel kişilere verilmez. “Efendi hazretleri, Muhteremlerin Muhteremi zekât bizim cemaatimize verilecektir…” demiş. Böyle bir istek bâtıldır ve sahibinin gayr-i muhterem olduğunu gösterir. Zekât, Şeriat ve fıkıh nasıl dağıtılmasını emr etmişse o şekilde dağıtılır.

İş zekâtla da bitmez. Bol bol yardım yapacaksın, Allah yolunda sadaka vereceksin.

Güveniyorsan muhtara git ve bizim bu civarda çok sıkıntı çeken, perişan olmuş fakirler, muhtaçlar var mı diye sor. Otomobilli, lüks cep telefonlu “fakirlere” zekât verme.

Ramazanda gıybetten kaçınılmalıdır. Ölü kardeşinin etini yiyerek oruç bozmak ne kötü şeydir.

Prensibimiz iyilik yapmak olmalı. İyilik yapamıyorsak, bari kötülük etmeyelim.

Ramazanın başında tartıl, sonunda tartıl. Biraz zayıflamış, süzülmüşsen ne âlâ. Kilo alıp semirmişsen ne fena.

Bir Ramazan günü irmik helvası yaptırt bolca ve yakın komşularına dağıt birer tabak. Bazıları “Bayram değil, seyran değil, bunlar niçin irmik helvası ikram ediyor..?” diyebilir. Olsun.

Bakalım bu Ramazan’da ağlayabilecek misin bir miktar.Kendine ağla, Türkiye için ağla, İslâm dünyasına ağla, insanlığın haline ağla. Taş kalplilerin gözlerinden yaş çıkmaz.

Ramazan hikmet ayıdır. Elden geldiği kadar hikmetlenmeliyiz.

Zalim olmaktansa mazlum ol…

Şükrünü eda edebileceğin az mal, şükrünü eda edemeyeceğin ve seni azdıracak çok maldan hayırlıdır.

Ya hayırlı ve faydalı konuş, yahut sus…

Veren el, alan elden hayırlıdır…

Ramazanda böyle otuz hikmet öğrensen ve bunları hayatına uygulasan kendini kurtarabilirsin.

Bu Ramazan şatafatlı, tantanalı, debdebeli, ihtişamlı, dâvetlileri içinde bir tek fakir bulunmayan, gösterişli, gururlu, kibirli, yemek çeşitleri haddinden fazla, sofradakilerin aşırı şekilde tıkındıkları, akşam namazının kaçırıldığı veya kerahat vaktinde kılındığı; o meşhur, o mutantan, o dillere destan iftar ziyafetlerine gitmek istemiyorum.Ne olur beni bunlara çağırmayın.

Tumbuktu’ya veya Zengibar’a gidemesem bile evimde yer sofrasında, soframda iftar etmek istiyorum. 04 Ekim 2005