Pazar

 

Üretmeden, çalışmadan, kazanmadan tüketmek isteyen bir toplumuz. Böyle bir toplum elbette iflâh olmaz.

Herkes iyi yaşamak istiyor, lüks ve konfor istiyor, rahatlık ve genişlik istiyor. Bunların gerçekleşmesi için bol para, bol imkân lazımdır.

Yetmiş milyonluk ülkede bir iki milyonluk bir azınlık ülke rantlarının yüzde altmışını toplayarak iyi yaşıyor, gerisi sıkıntı çekiyor.

Şu lüks otomobil çılgınlığımıza bakınız. 30, 50, 75, 100 bin dolarlık pahalı otomobilden geçilmiyor yollar. Bu arabalara bağlanan paralar sermaye olarak kullanılsa, üretime yöneltilse Türkiye kısa zamanda zengin olur.

Büyük fabrikalar ve işletmeler için büyük, dev sermayeler gerekir. Küçük işyerleri, atölyeler ise lüks bir otomobil parasıyla kurulabilir.

Lüks bir otomobil:

(1) Üretmeye yaramaz.

(2) İşsiz birkaç vatandaşa iş imkanı sağlamaz.

(3) Memleketin, halkın, devletin kalkınmasında hiçbir işe yaramaz.

Aksine:

İsrafa sebebiyet verir.

ABD’nin eski başkanlarındanReagan işbaşına geldiğinde ekonomi durgundu. Evlerde, küçük mekânlarda 150 bin yeni iş yeri açılmasını teşvik ederek iktisadî hayatta düzelmeyi sağladı.

Duyduğuma göre, Tayvan adasında her evin bir odası veya köşesi bir atölye gibiymiş.

En bereketli şey ticaret yapmak, üretmektir.

On milyonlarca insanımız işsiz, tembel tembel oturuyor.

Bozuk bir eğitim, bozuk bir ideoloji, bozuk bir hayat felsefesi onlarda çalışma, üretme, didinme, çırpınma azmini yok etmiştir.

Özbekistan’da bir aile ayda otuz dolarla geçinmeye çalışıyor ve geçiniyor. Bizde 200 dolarla geçinmek mümkün değil. Niçin? Çünkü kanaat ahlâkını ve felsefesini terk etmişiz. Kimse, ayağını yorganına göre uzatmak istemiyor.

Devlet bazı yerlerde fakir köylüleri kalkındırmak için çok müsait kredilerle inek veriyor. Bu kredilerden yararlanan bazıları ne yapıyor? İneği satıyor, parasını yiyor, sonunda rezil ve sefil oluyor. Neymiş efendim, süt para etmiyormuş, ineği beslemek zormuş ve pahalıymış… Bunlar hep bahanedir. Danimarka, Hollanda, Almanya gibi ülkeler inekçilik, sütçülük yapabiliyor da biz niçin yapamayalım?

Devlet yine bazı çiftçilere tarlalarını sürüp zirâî üretim yapmaları için mazot parası veriyormuş. Bazıları parayı alıyor, sürüm yapmıyormuş.

Amerikan sigarası, kolalı meşrubat köylere kadar girdi.

Halkımız cep telefonu denilince aklını yitirecek kadar heyecanlanıyor.

İyi evlerde oturmak, iyi elbiseler giymek, iyi yemek, otomobillerle gezip tozmak, lüzumlu lüzumsuz cep telefonlarıyla konuşmak istiyoruz. Bunlar için para lazım, para elde etmek için de üretmek, ticaret yapmak, kazanmak gerekiyor.

İstanbul ile İzmit arasındaki Kocaeli yarımadası çok zengin bir toprak parçasıdır. Bir gün sabah erkenden köy yollarını kullanarak bir gezinti yapın. Köy yollarında, oralarda üretilen malları taşıyan bir tek kamyon veya kamyonet göremezsiniz. Ticaret, ziraat, küçük işletmecilik yok denecek kadar az ve yetersizdir. Arı kovanları yoktur, seralar yoktur, fidancılık yoktur. Hiçbir yerde geleneksel el sanatı eşyası üretilmemektedir.

Şile’ye giderken yolun kenarında gözlemeciler var. Kendin pişir kendin ye mangal tesisleri görülür. Her köyde bir veya birkaç kahvehane Bakkal dükkanları. Almanya’da çalışıp para kazanan veya yazlıkçılara villa arsası satan köylüler yeni beton evler yapmışlardır. Eline para geçen vatandaşlar otomobil alıyor, televizyon alıyor, cep telefonu alıyor. Lakin üretime yönelik yatırım yapmayı düşünen yok.

– Arıcılık yapsana…

– Arıcılık zor beeee… Kim uğraşacak arılarla kovanlarla…

– Eskiden bu bölgede köy evlerinde el tezgahlarında Şile bezi dokunuyordu. O işi tekrar canlandırsanız…

– Eski tezgahları kırdık attık. Bundan sonra öyle işler yapmayız biz.

– Çiçekçilik, fidancılık çok iyi bir iş. Niçin yapmıyorsunuz?

– Zor iş beee….

Düşünüyorum:

Bizim şu Kocaeli yarımadası Hollandalıların, Tayvanlıların, Singapurluların, Findandiyalıların elinde olsa beş on sene içinde sanayi, ziraat, hayvancılık, ticaret, el sanatları, çiçekçilik, fidancılık gibi konularda harikalar meydana getirilir. Biz niçin yapamıyoruz?

Türkiye’nin sermayesi mi yok, toprağı mı yok, nüfusu mu yok?.. Hepsi var. Lakin sadece bunlarla kalkınma olmuyor. Kalkınmak, ilerlemek, güçlenmek, üstün olmak için başka şartlar da gerekli.

1. Vasıflı idareciler olacak.

2. Vasıflı halk olacak.

3. Ülkenin eğitim sistemi ve üniversiteleri çok vasıflı, çok güçlü olacak.

4. Ülkenin millî kimliğine, millî kültür ve kişiliğine, millî tarihine, tarihî devamlılığına saygılı, onları koruyan ve gözeten bir sistem olacak.

Ülkemiz maalesef bir auto-colonie (içten sömürge) şeklinde idare ediliyor.

Yakın tarihimizde bu ülkenin, bu halkın, bu devletin trilyonlarca doları Pembe bir azınlık tarafından iç edilmiştir.

Pembeler bu ülkeyi üç yüz milyar dolara yakın borca batırmışlardır.

1948’de Almanya’da yeni bir para çıkartılmış ve her vatandaşa 40 (kırk) mark verilmişti. Alman kalkınması, Alman mucizesi, Alman yükselişi bu 40 marklarla başlamıştır. Biz, elli yılı aşan bir müddetten beri dış dünyadan yardım ve kredi aldık. Yabancı ülkelerde çalışan gurbetçi işçilerimiz ve iş adamlarımız ülkeye yüz milyarlarca dolar servet akıttılar, lakin yine kalkınmadık, yine iflah olmadık. Niçin? Bu sorunun birinci cevabı “çünkü vasıflı idarecilerimiz, vasıflı seçkinlerimiz, vasıflı insanımız yoktu…” “Toplar niçin ateş etmiyor?” “Barut yok da ondan…” Başka gerekçeye lüzum yoktur.

Meşhur bir Pembe bundan beş-altı yıl önce New York’ta birine şöyle demiş: “Bizler yirminci asırda iki devlet kurduk: ……… ve İsrail…”

Onlar bu ülkeyi sevmiyorlar mı? Sevmez olurlar mı hiç… Ancak onların sevgisi başka bir sevgidir. Türkiye’yi çok severler, babalarının çiftliği, atalarının mandırası olduğu için severler.

İki elleri yağda ve baldadır.

On milyonlarca halk sürünürken onlar lüks, israf, konfor, debdebe, aşırı tüketim, sefahat, zevk ü sefa içinde yaşarlar.

Ülke rantlarının kaymağını onlar yer.

Öyle maaşlılar vardır ki, ayda elli bin dolar ücret alırlar. Avantaları, yiyintileri ayrı…

Türkiye’nin Japonya, Güney Kore, Tayvan, Singapur, Finlandiya gibi üretken, çalışkan, ileri, medenî, başarılı olması onları ilgilendirmez. Halk yığınları sersem, şaşkın, kârını zararını bilmez, uyuşturulmuş, afyonlanmış olmalıdır ki, onların kâr ve kisbi yerinde olsun.

Eski Roma şehrinde yılda 110 gün bayram, festival, eğlence varmış. Halkı meşgul etmek için. Bizde senede 365 (dört yılda bir 366) gün bayram, festival, eğlence var. Televizyonları, medyaları sağolsun…

Pembeler, çeşitli manipülasyonlar ve manevralar ile İslâmî ve Türkçü hareketi de kirletmeyi başarmışlardır. Sağcı götürüyor, solcu götürüyor, ilerici götürüyor, sahte İslâmcı götürüyor, yalancı Türkçü götürüyor.

Peki bu durumda Türkiye nereye gidiyor?

Pembe ufuklara gidiyor, Pembe ufuklara a canım! 16 Ağustos 2004