İstanbul’da ve taşrada birtakım çalışkan, azimli, müteşebbis hanımlarımız işyerleri açıyor ve çok başarılı oluyorlarmış. Daha ziyade ev yemekleri, börekler, tatlılar sahasında çalışıyorlarmış. Bu çok sevindirici bir gelişmedir. Bir ülkenin nüfusunun yarısını kadınlar ve kızlar teşkil eder. Müslümanlar kadınlarına ve kızlarına iyi bir eğitim vermekle mükelleftir. Eskiden İslâm hanımları evlerinden dışarıya fazla çıkmıyorlardı, şimdi kadın-erkek birbirine karışmıştır. Madem ki, kadınlar sokaklara, meydanlara çıkıyor, sosyal ve iktisadî faaliyetler yapıyorlar, öyleyse onların güçlü, vasıflı, başarılı, üstün olmaları için ne lazımsa yapılmalıdır.

Sultan Abdülhamid zamanında, İslâm hanımları çok sıkı şekilde tesettüre riayet ederlerdi. Sadece çarşafa girmekle kalmazlar, yüzlerine kalın peçeler örterlerdi. Trenlerde, vapurlarda, tramvaylarda kadınların yerleri ayrıydı. Şimdi böyle bir durum yok. Tam tersine zamanımızda başörtüsüyle, tesettürle mücadele ediliyor.

Eski bir fetva kitabında uzun yıllar önce okumuştum, soru şuydu:

-Düşman şehrin surlarını aşıp içeriye girince, İslâm kadınları ne yapar?

-Başlarına birer örtü atarlar, silâh olarak ne bulurlarsa alır, sokaklarda düşmanla savaşırlar… Zamanımızda iktisadî, ticarî bir savaş içindeyiz. Yabancı emperyalist güçler, bakınız ülkemizi ne hale getirdiler:

1. Yeterli miktarda ekmeklik buğday bile üretemiyoruz, dışarıdan tahıl ithal ediyoruz.

2. Buğdayın yanında dışarıdan pirinç, fasulye, nohut, mısır ithal ediyoruz.

3. Yabancı ülkelerden et satın alıyoruz. Başlangıçta parça et ithali yasaktı, sonra birkaç holdingin ve tacirin menfaati uğrunda, parça et ithaline de izin çıktı. Bu meyanda, bol bol domuz eti de sokuluyor ülkeye.

4. Tekstil ve konfeksiyon sanayiimiz birkaç sene içinde çökebilir. Çin’den bir milyon liraya kazak geliyormuş. Bu fiyatlarla rekabet etmek mümkün mü?

5. İlaç sanayimiz çökertildi, piyasayı yabancı firmaların ilaçları doldurdu.

6. Dünyanın en zengin üç mutfağından biri olan Türkiye’de, Amerikan fast food mağazaları açıldı.

Kutsal kitabımızda “Kendi beyinsizlikleri yüzünden yurtları harap olan bir toplumdan” bahsedilmektedir. Biz bugünkü kafada gidersek, beyinsizliklerimiz yüzünden ülkemiz mahvolacak, hattâ Allah saklasın elimizden gidecektir.

Son bir yıl içinde İstanbul’da, bir çok “simit sarayı” açıldı. Sirkeci’de gar karşısındaki simit sarayının dört katı müşteriyle dolu. Biraz yukarıya, bir ikinci simit firması daha açıldı. Düne kadar, camekanlı arabalarda satılan simidimiz bir anda dört, beş katlı saraylarda satılmaya başlandı. Demek ki, biz istersek, azmedersek, adam gibi çalışırsak Amerikan fast fooduna karşı millî simidimizle mücadele verebilirmişiz.

Simit için yıllarca bekledik, simitten başka sırada ne güzel, ne lezzetli, ne ucuz böreklerimiz, pilavlarımız, meşrubatımız vardır. Onları canlandırmak işini tesadüfe bırakmamalıyız. Meselâ şehrin işlek bir yerinde, en az üç katlı bir börek sarayı açmalıyız. Burada her biri birbirinden lezzetli, en az beş çeşit nefis börek yapılmalı ve çok ucuza satılmalıdır. Kışın sıcak içecekler, yazın soğuk meşrubat. Bir tabak börek ve meşrubat 1 Euro’yu geçmemelidir.

Geçenlerde yazmıştım, tekrar etmekte fayda vardır. Ettekraru ahsen velev kâne yüz seksen… Yine işlek bir yerde bir pilav sarayı açılabilir. Beş ayrı çeşit, içlerinde değişik garnitürler ve malzemeler bulunan, yiyenlerin ağızlarına ve midelerine bayram yaptıran, tadları damakta kalan harikulede “zengin” pilavlar. Yanında yine meşrubat, yahut nefis bir karışık komposto. Fiyat yine ucuz olacak.

Bir çorba sarayı da düşünülebilir. Millî mutfağımızda beş yüz çeşit çorba vardır, biz şu anda ezo gelin çorbası, süzme mercimek çorbası, işkembe çorbası ve bir iki çorba daha, sadece bunları pişirip içiyoruz.

Tatlı konusunda da, pahalı malzemeyle yapılan ağır, kaliteli Güneydoğu tatlılarının yanında, ucuza mal olan, daha hafif tatlılar yapmalıyız. Son Ramazan’da Fatih’te, bir yere iftara gidiyordum. Bir ara sokaktan geçerken, küçük bir tatlıcı dükkanı gördüm. Sahibi Bingöllüymüş, üç çeşit tatlı vardı: Lokma tatlısı, tulumba tatlısı, yuvarlak simit gibi yağda kızarmış bir üçüncü tatlı. Hepsinin hamurları değişikmiş. Ben üçüncü tatlıdan aldım, davetli olduğum eve götürdüm. Sofraya getirildiğinde misafirlerin önce gözleri tutmadı, “Bunu arabalı seyyar tatlıcıdan mı aldın?” diye sordular. “Hayır, dükkandan aldım” dedim. Birer tane yiyince gözleri açıldı ve “Ne kadar lezzetliymiş” diyerek memnuniyetlerini beyan ettiler. O çok güzel tatlının kilosu kaç liraydı biliyor musunuz? Sadece 4 milyon lira. Ülkemizin çeşitli bölgelerinde, böyle ucuza mal olacak ve yemesi çok zevk veren, en az birkaç düzine tatlı çeşidimiz vardır.Bunları niçin imal edip halkımıza sunmuyoruz?

Fatih’te İtfaiye’nin karşı tarafında bir Adana lokmacısı var. O da, ucuza ve çok lezzetli tatlılar yapıp satıyor. İzmir lokması sıcak yenir, onu da yapan yok. Zaman zaman bazıları bendenize müracaat ediyor:

-Sizin geniş bir çevreniz vardır, aman Belediyede bana bir iş bulun… diyorlar. Hiç kimse “Küçük bir dükkan veya atölye açmak istiyorum, sermayeye ihtiyacım var, bulmak hususunda yardımcı olur musunuz?” diye sormuyor. Belediyede iş bulacak, haftada iki gün tatil, öğle yemeği, ikindi çayı, senelik izin, sosyal sigorta, akşam evine gitmek için servis, emeklilik hakkı, işçiyse toplu sözleşme… Oh kekâh!

Benden Belediye’de iş bulmamı isteyenlere:

-Sizin hakkınız bir dairede başdanışmanlıktır ama, maalesef kadrolar dolmuştur diyorum.

Yakın tarihimizin ünlü fikir adamlarından Prens Sabahattin “Teşebbüs-i şahsî” konusu üzerinde durmuştur. Gençlerimizin, kadınlarımızın ve kızlarımızın bir kısmını teşebbüs-i şahsî konusunda iyi yetiştirmeliyiz. İktisat ve ticaret hayatı ille de büyük, dev fabrikalar, holdingler, milyon veya milyar dolarlık sermayelerle ilerlemez. Küçük dükkanların, işletmelerin, imalathanelerin, hattâ evlerin bir köşesinde yapılan çalışma ve üretimlerin de, iktisadî ve ticarî bakımdan büyük değeri vardır. Yeterki, halkımız, gençliğimiz, hanımlarımız, kızlarımız bilgili, hünerli, azimli, sabırlı olsunlar. Böyle insanlar ekmeklerini taştan çıkartırlar.

Tembel, asalak, mıymıntı, âciz, teşebbüssüz kimseler, hem kendileri sıkıntı çekerler, hem de mensubu bulundukları toplumu çökertirler. 23 Mart 2004