Polisin Dedikleri
Milli Gazete-Köşe Yazıları
- 12 Ocak 2019
Pazartesi
Vakit akşama yaklaşıyor. İstanbul’un kalabalık semtlerinden birinde ana caddede otobüs durağındayım. Beni tanıyan bir polisle ayaküstü sohbet ediyoruz. Dedikleri şu:
Dirlik düzenlik, genel ahlâk, âsâyiş çok bozuk. Her gelen gün, geçen günden daha kötü. Vukuattan başımızı kaşıyamıyoruz…
Durumun böyle olduğunu bilmek ve anlamak için polis beyin ikrarına muhtaç değiliz. Manzara apaçık bir şekilde gözlerimizin önündedir. Basın, televizyonlar, sokakların hali…
Hırsızlara, gaspçılara, yankesicilere, hortumculara, banka soyguncularına; Avrupa Birliği standartlarına uygun bir hukuk getirilmeye çalışılıyor. Lakin madalyonun tersi ile ilgilenmiyoruz.
1. Bu memlekette ahlâk dinamitlenmektedir.
2. Ülkenin en büyük ve meşhur okulunda (İstanbul’da havadar bir yerdedir) öğrenciler arasında hırsızlık vak’aları o kadar artmış ki, müdüriyet velilere yazılı bir kağıt göndermek zorunda kalmıştır.
3. İçinde birtakım önemli kişilerin bulunduğu birtakım mafyalar uyuşturucuyu okullara kadar sokmuşlar, 11 yaşındaki mâsum çocuklara bile zehri tattırmışlardır.
4. Cinsel ahlâk tepetaklaktır. Ar, namus, iffet, şeref, haysiyet kavramları ayaklar altına alınmıştır. Zina yapmayı hürriyet ve uygarlık sanan bir zihniyet büyük medyadan halka seslenmektedir.
5. İhalelere fesat karıştırmak, “işlerden” komisyon almak, devlet ve belediye mallarını yağmalamak millî bir spor haline gelmiştir.
6. Millî eğitim çökertilmiştir.
7. Üniversiteler bozuk bir ideolojinin, zâlim bir oligarşinin tehdidi altındadır.
Ülkede A’dan Z’ye kadar herşey bozuktur. On milyonlarca halk geçim derdindedir. Bir iki milyonluk küçük bir zengin azınlık zevk ü sefa, lüks, israf, gösteriş, aşırı tüketim peşindedir.
Gelir dağılımı konusunda dünyanın en adaletsiz ülkesi olduk. Halkın yarısı birbiriyle nizalıdır, mahkemeler dâvâ dosyalarına bakamaz hale gelmiştir. Ceza kanunu, ne korkutarak ve çekindirerek, ne de suç işlendiği zaman başkalarına örnek olacak şekilde cezalandırarak suçları önleyebilmektedir.
Dünyada en fazla televizyon seyreden ülke Türkiye imiş. Televizyonlarımızın kalitesi mâlûm…
Çok doğurgan bir toplumuz. Yeni yetişen gençlere iş bulamıyoruz. Çünkü yeni fabrikalar, yeni atölyeler, yeni işyerleri kuramıyoruz. İşin en kötü tarafı halka üretme, çalışma, ticaret yapma, helâl kazanma zevki, hüneri ve başarısı aşılayamıyoruz.
Her şey o kadar tepetaklak ki, İslâmcı geçinen, dindar geçinen bazıları ülkeyi kiliselerle, sinagoglarla donatıyor. On sene önce böyle bir şeyi rüyamızda görsek inanmazdık.
Amerika İslâm dünyasına karşı bir savaş başlatmış, Afganistan ve Irak ateş içinde, sıra başka ülkelerde. Biz hangi tarafta yer alacağımızı bilmiyoruz. Bu kafa ve gidişle korkarım Armageddon savaşında ülkemiz, halkımız, devletimiz büyük yaralar alacak, dehşetli zarar görecektir.
Bir yandan temel insan hakları, iletişim mahremiyeti diyoruz. Öte yandan, mahkeme kararı olmaksızın telefonlar dinleniyor. Öyle bir demokrasiyiz ki, başbakan başı örtülü eşini, cumhurbaşkanının resepsiyonuna götüremiyor.
Türkiye büyük bir tımarhaneye döndürülmüştür. Niçin mi? Tek bir şey söyleyeyim, iddiamın ispatı için yeterlidir. Deniliyor ki: Din ve dincilik en büyük tehlike ve tehdittir. Müslüman bir ülkede böyle bir lâf edebilmek için zırdeli olmak gerekir.
Türkiye bir kalitesizlikler ülkesi haline gelmiştir.
Siyaset kalitesizdir. Medya kalitesizdir. Eğitim kalitesizdir. Üniversiteler kalitesizdir. Okumuşlar, enteller, aydınlar kalitesizdir. Ürettiğimiz otomobiller (dünya standartlarına göre) kalitesizdir.
Kültürümüz kalitesiz hale gelmiştir. Mimarîmiz, şehirciliğimiz kalitesizdir, hattâ berbattır. Türkiye bir gizli saltanatlar ülkesi olmuştur. İki kimlikli Pembeler saltanatı. Farmasonlar saltanatı. Soyguncular, hortumcular saltanatı. Resmî ideoloji saltanatı. Yalanın dolanın saltanatı. Türkiye bir erozyonlar ülkesidir. Millî kimlik feci şekilde erozyona uğramıştır.
Millî kültür, lisan, edebiyat erozyon ile erimiş, bitmiştir. Gerçek tarih erozyona uğratılmış, onun yerine düzmece, sahte, uydurma, mitolojik bir tarih getirilmiştir.
Türkiye bir câhillikler ülkesi olmuştur. Üniversitelerimiz câhil yuvasıdır. Adam profesör olmuş ve 1928’den önce yazılmış, basılmış Türkçe kitapları, gazete ve dergileri, evrakı, arşiv belgelerini, hattâ dedelerinin mezartaşlarını okuyamıyor. Böylesine cahil değil, katmerli cahil denir.
Lise ve üniversite mezunlarımız o kadar cahil bırakılmıştır ki, Namık Kemal, Ziya Paşa, Hüseyin Rahmi, Yakup Kadri, Halid Ziya, Ömer Seyfeddin, Reşad Nuri gibi yakın çağ yazarlarının kitaplarını bile okuyup anlamaktan âcizdirler.
Türkiye bir zevksizlikler, estetik fukaralığı ülkesi haline getirilmiştir. Müziğimizin haline bakınız. Yeni yapıların çirkinliğine bakınız. Halkın giyim kuşamına bakınız. Konuşulan iletişim dilinin haline bakınız. Türkiye bir güvensizlikler ülkesi olmuştur.
Can, mal, din, vicdan, fikir, tenkit hürriyetimiz tehlikededir. Bir takım yazarlar, gazeteciler fikirleri, görüşleri, tenkitleri yüzünden baskı ve tehdit altındadır. Türkiye bir terörler ülkesine dönüştürülmek isteniyor. Adamı “içeriden” çıkartıyorlar, birini öldürtüyorlar, tekrar “içeriye” koyuyorlar. Bir masumu katil diye yakalıyorlar. Zavallı 11 sene boşu boşuna hapis yatıyor, sonunda asıl katil suçunu itiraf ediyor ve 11 sene zindanda çile çeken vatandaş salıveriliyor. “Geçmiş olsun!”
PKK savaşının gölgesinde, uyuşturucunun helikopterlerle taşındığı bir ülkede yaşıyoruz. Otuz sene içinde iki yüz milyar dolar kara paranın oluştuğu bir ülkede yaşıyoruz. Hiçbir Hıristiyan ve Yahudi’nin yaşamadığı Şanlıurfa’da kilise ve havra yapımına teşebbüs edilen bir ülkede yaşıyoruz.
Olumsuzluklar bu kadar mıdır?Hayır, yazdıklarım binde biri bile değildir. Ey gaflet içinde günlerini gün edenler! Çok derin uyuyorsunuz… 17 Mayıs 2005