“İstanbul’u Türklere Bırakmazlar”
Milli Gazete-Köşe Yazıları
- 04 Şubat 2019
Çarşamba
Çelik Gülersoy İstanbul’a aşıktı. Bu şehre, millî kültür ve medeniyetimize büyük hizmetleri dokunmuştur. Ayasofya Camii’nin arkasındaki Soğukkuyu sokağını restore ettirmiş, orada bir “İstanbul Kitaplığı” kurmuştur. İstanbul’a kazandırdığı eserlerin hangisini sayayım? Sultanahmet’te eski bir konağı restore ettirip lüks bir otel haline getirmesi, onun yanındaki medresede bir “İstanbul Sanatları Çarşısı” açması, Çamlıca Tepesi, nice köşkler… Hayli büyük çapta kitap da yazmıştır.
1995’te Büyükşehir Belediyesi gazino, restoran olarak kullanılan bahçeleri, köşkleri, Gülersoy’un başında bulunduğu Turing Kurumu’ndan almıştı. Çamlıca tesislerinin yeniden dekorasyonu işini hiçbir ücret almamak şartıyla üzerime almıştım. O münasebetle Çelik beyle aramız açılmış oldu. Daha sonra, Çamlıca ile ilgili bir kitapta benim için “Bu işler de Mehmet Şevket Eygi gibi sanatkârlara kaldı…” gibisinden alaylı bir cümle kullanmıştı. Önemi yok…
Çamlıca’da, çimenlerin arasında, üzerinde “Çelik Gülersoy” yazan büyücek bir granit taşı bulunuyordu. Tâmirat ve dekorasyon işleri ile uğraşırken, “Aman bu taşa dokunmayınız. Bu tepeyi, bu tesisleri Çelik bey bu hale getirmiştir. İsminin burada yazılı olmasına hakkı vardır” demiştim ama bir gün geldim baktım ki, taş yerinden kaldırılmış ve yok edilmiş. Kadir bilmez bir toplum olduk. İnanç, dünya görüşü itibarıyla Çelik beyle bir paralelliğimiz yoktu. Bu ayrı bir meseledir. Ben onun İstanbul’a yaptığı hizmetlerden bahs ediyorum.
Çelik beyin vefatından sonra basınımızda birtakım yazılar çıktı. Bunlardan biri Mine M. Kırıkkanat’ın Radikal’in 07.07.2003 tarihli nüshasında “Bu Kent Türklere Kalmaz” başlıklı yazısıdır ve onda çok önemli, çok vahim, çok hayatî, çok uyarıcı bir iki paragraf yer almaktadır. Bu gibi yazılar şifahî toplumun dikkatini çekmiyor, üzerinde durulmuyor. Bu sütunlarda okuyucularımın dikkatlerine sunmak istiyorum.
“Karacaahmet Mezarlığı’ndaki restorasyon çalışmalarını denetlediğimiz bir gece, Şişli’deki Turing binasında, Çelik beyin odasına yığıldık. Çelik Gülersoy kimseyle laubali olmazdı. Kendisini zorlamadan otoriter, saygı uyandıran bir insandı, [o] konuşmadan konuşulmazdı. Ama o gece dayanamayıp, bunca bürokratik engele ve rakiplerinin, hasımlarının (Eczacıbaşı) saldırılarına göğüs germek, attığı her adımda hesap vermek pahasına niçin tarihi diriltmeye çalıştığını sordum. Yanıtı ilginçti:
“- Bu İstanbul’u Türklere bırakmayacaklar Mine hanım. Gelecekler ve geri alacaklar. İşte o zaman, geldiklerinde ve gördüklerinde, ‘Bu Türkler hepten barbar değilmiş, onlar da bir uygarlık yaratmış, olanı korudukları da olmuş ve güzel şeyler de yapmışlar’ desinler istiyorum!”
Zaman zaman yazıyorum: Türkiye içi ateş dolu bir uçurumun kenarındadır. Türkiye parçalanmak, yok edilmek istenmektedir. Türkiye’nin altı sinsice oyulmaktadır. Çelik Gülersoy’un korkusuna aynen katılıyorum. Haçlılar bu güzel şehri bize bırakmazlar. Geri almak için var güçleriyle çalışıyorlar.
İstanbul’da tarihî surların içindeki bölgede kiliseden camiye çevrilmiş bazı Bizans binaları vardır: Zeyrek Camii, Küçükayasofya Camii, Gül Camii ve diğerleri. Zeyrek Camii’ne, Küçükayasofya Camii’ne her gittiğimde kan beynime çıkar, utançtan başım döner. Bin yıldan daha eski o güzelim binaları biz Türkler ne hale getirmişizdir. Bana inanmıyorsanız sanatçılardan, kültürlü insanlardan, konunun uzmanlarından bir bilirkişi heyeti tertipleyelim ve onları götürüp noterden tasdikli bir rapor alalım.
Mesela ilkönce Küçükayasofya Camii’ne gidelim. Bu bin beşyüz yıllık mâbedin içi tam bir felakettir, sanki bir harabedir. Vakıfların, Diyanet’in, Müslümanların milyarlarca doları var ama bu camiyi vasıflı ve sanatlı bir şekilde dekore ve restore etmek için hiçbir teşebbüs yapılmaz. Zeyrek Camii’nin içi Küçükayasofya’nınkinden de beterdir.
Dolmabahçe sarayının içine dağ köylülerini, bedevîleri yerleştirseler ne olur? Üç ay sonra saray elden gider. Ne kapı kalır, ne pencere, ne nakış, ne sanat. İşte biz İstanbul’u bu hale getirmişizdir.
Küçükayasofya, Zeyrek Camileri ve ötekiler nasıl restore edilir, medenî bir iç mimarîye kavuşturulur?
Bu çok kolay ve basit bir iş değildir ama imkânsız da değildir.
Restorasyon işini biz kendimiz yapamazsak, İtalya’dan mı, başka bir yerden mi, nereden bulunursa uzman, işinin ehli kimseler bulunur ne yapılacaksa yaptırılır. Osmanlıların Ayasofya’ya astıkları gibi her yeri İslâm hat sanatının şaheseri olan büyük, güzel ayet ve hadîs levhaları asılır. Yerlere, özel sipariş nefis halılar serilir. Kubbelerden kandiller sarkıtılır. Mihrabın iki yanına, müzelerdekilerin replikası şamdanlar konur.
Maalesef vakıflar idaresi bunu yapmıyor. Diyanet de yapmıyor. Yapmıyor veya yapamıyor, yahut yaptırılmıyor. Zeyrek ve Küçükayasofya Camilerinin içine giren Hıristiyan bir Avrupalı, göreceği sanat ve güzellik karşısında hayran kalmalı ve:
-Bravo şu Türklere! Hem kilise binasını korumuşlar, hem de ona kendi sanatlarından, kendi kimliklerinden, kendi dinlerinden, bir türlü güzellik katmışlar… demelidir.
Biz bugünkü Müslümanlar, Türkler sadece Bizans eserlerine bakamıyor değiliz, biz aynı zamanda ecdadımız Osmanlı’nın miras bıraktığı camileri, medreseleri, kervansarayları da koruyamıyoruz.
İstanbul’da Cağaloğlu’nda uzun yıllardan beri bir utanç âbidesi durmaktadır. Yarısı yıkılmış, geri kalanı simsiyah bir harabe halinde, kitabeleri kırılmış içi çöplük olmuş Hadım Hasan Paşa Medresesi. Bu devletin, bu milletin, bu belediyenin, Vakıflar idaresinin bu ecdad eserini tamir ve restore ettirecek parası mı yoktur? Yakın tarihimizde devletin ve belediyelerin yüz milyarlarca doları hortumlandı, çalındı. Ama şehrin göbeğindeki bir eser için -diyelim- bir milyon dolar bulunamaz.
Yakın tarihimizde bu memlekette on bine yakın Selçuklu, beylikler, Osmanlı mimarî eseri tahrip ve yok edilmiştir. Yine yakın tarihimizde bu ülkedeki binlerce Müslüman mezarlığı yol, park, mahalle haline gitirilmiştir. Tahrip edilmeyen, titizlikle korunan tek mezarlık Üsküdar’daki Dönme mezarlığıdır. Acaba neden?
Yine yakın tarihimizde İstanbul gibi dünyanın en güzel şehri ünvanını hakkıyla kazanmış tarihî bir kent mâmur bir harabeye döndürülmüş; iğrenç, rezil, çirkin, berbat bir beton yığını haline getirilmiştir.
Osmanlı’yı yerin dibine batıranlara soruyorum: Osmanlı İstanbul’a Süleymaniyeleri, Sultaahmetleri, Fatih, Beyazıt,Mihrimah Sultan Camilerini ve onların yanında daha nice mimarlık şaheserini kazandırdı. Peki siz Dönmeler ne yaptınız? Biz bugünkü kafayla gidersek, Çelik Gülersoy’un korktuğu şey başımıza gelebilir, İstanbul elimizden alınabilir. Bu şehir, bu mülk, bu vatan bizim mutlak malımız değildir. Mülkün bir asıl Sahibi vardır. O, mülkü dilediğine verir, dilediği zaman geri alır, başkasına verir. Bu şehir bize bir emanettir. Emanete hıyanet edersek elimizden alınır.
Bilgisiz, ahlâksız, zevksiz, sanatsız, estetiksiz, irfansız, hikmetsiz, faziletsiz, mürüvvetsiz, firasetsiz bedevî zihniyetli adamlar ve kadrolar yüzünden şu güzelim ülke, şu güzelim şehirler, şu canım İstanbul ne hale geldi.
Tarih boyunca, kendi beyinsizlikleri ve azgınlıkları yüzünden nice toplumun yurtları ellerinden gitmiş, kendileri yok olmuştur. Haram ve şaibeli kazançlarla alınmış iki yüz bin dolarlık lüks cipler kimseye şeref ve fazilet sağlamaz. Şeref ve fazilet ilimle, irfanla, ahlâkla, hikmetle, firasetle, akılla, medeniyetle, kültürle, sanatla, vatanseverlikle, mürüvvetle, fütüvvetle, ruh asaleti ile kazanılır.
Kendileri milyonlarca dolarlık saray yavrularında otururken, bize Bizans’tan geçmiş olan Zeyrek, Küçükayasofya gibi mabetlerin birer harabe gibi kalmasına rıza gösteren moloz Müslümanlar maddî servetlerine güvenmesinler. Bu dünya bir varmış, bir yokmuş dünyasıdır. 14 Ağustos 2003