Röportaj 2:
Mehmet Şevket Eygi: Hiçbir işe yarayamıyorum
Cemal A.
Kalyoncu -
c.kalyoncu@aksiyon.com.tr - Sayı: 559 -
22.08.2005
Müslümanlara
yönelik sürekli eleştiriler getiren Mehmet Şevket Eygi, ‘imalat hatası’ bir
Galatasaraylı ve aynı zamanda Mülkiyeli. 1960’larda çıkardığı Bugün gazetesi ile
her cephede birden savaş ilân etmesini en büyük hata olarak değerlendiren Eygi,
toplum tarafından kucaklanmamasının sebeplerini, hatalarını ve pişmanlıklarını
Aksiyon’a anlattı.
1969
yılındaki Kanlı Pazar hadisesinde kendisinin kesinlikle bir kastı olmadığını
söyleyen M. Şevket Eygi, olayların derin devletin tertibi olduğunu ifade ediyor:
“Provokasyondur. Herhangi bir sorumluluğum olsaydı aleyhimde bu konuda dava
açılmış olurdu.”
Ahmet Turan Alkan, onun hakkında bir yazı kaleme aldığında, ertesi hafta okurdan
gelen mektupta durumu kabullenememe ve serzeniş vardı: “Onlar bize küfretsin,
biz onları takdir edelim. Onlar toplulukları aleyhimize galeyana getirsin, kin
ve nefret tohumları saçsın, bizler acaba içlerinden birini yumuşatabilir miyiz
diye düşünelim. Evet herhalde bize yakışan da budur.”
Mehmet Şevket Eygi, tabiri caizse hiçbir kesime yaranamayan biri olup çıkmıştı
uzunca bir zamandır. “Bana bütün kapılar kapalıdır. Bakın ben şu an Milli
Gazete’de yazıyorum. Oradan ayrılmak zorunda kalsam, bedava yazdığım halde
hiçbir tarafta bir yazı yazacak köşe bulamayacağımı zannediyorum.” diyerekten,
kendisi de bunun farkındadır.
-Toplum
sizi bir türlü kucaklayamadı. Nedir bunun sebebi?
Kucaklamazlar. Benim öyle bir şeye ihtiyacım yok. Bir kere ben şahsen zaten
istemiyorum. Şahsımla ilgili hiçbir iddiam yok ki. Ancak şu var. Talep
edilmedikçe nereye gidebilirim.
-İslami camiada ortada kalmış durumdayım diyorsunuz yani.
Hiç de
şikayetçi değilim. Geçenlerde Ertuğrul Özkök bir yazı yazdı, ‘Bir kahraman mı
yaratılmak isteniyor’ diye. Diyor ki ‘İslamcıların en sevmediği adam budur. Bunu
kahraman mı yapmak istiyorsunuz. Yani Yargıtay’a da bir nevi şey veriyor.
Kendime fikir adamı demiyorum, aydın da demiyorum. Aydın desem, belki aydın
değilimdir. Ancak her gün yazı yazıyorum ve her gün saatlerce okuyorum. Şimdi
Kur’an-ı Kerim’in üzerine el basıp okur-yazar olduğuma yemin etsem başım
ağrımaz. Hiçbir iddiam yok. Hiçbir işe yarayamıyoruz ve hiçbir hizmet
göremiyoruz. Mesela benim herhangi bir İslami müessesede bir hizmet imkanım
olabilirdi. Elim ayağım tutuyor. Bu hizmeti yapma imkanı da vermiyorlar. Para da
istemiyorum. Mesela ben şimdi birilerine telefon açayım ‘Görüşmek istiyorum’
diye. Yüzüme söylemezler ama tahmin ediyorum, ‘Ulan sana sorduk mu?’ diye
içlerinden geçirebilirler yani. O duruma düşmek de istemem.
Yalnız bir çocuk
-Sizi
aralarına almamalarının sebebi sürekli eleştiri getiren biri olmanız mı?
Emin
olun, eleştiriyi yapan başka biri olsa ben başka şeyler yazacağım. Fakat, bir
toplumda özeleştiri yapılmazsa orada hemen kokuşma ve çürüme başlar. Bugün
İslami kesim yalan da olsa övgü istiyor. Doğru da olsa yergileri kabul etmiyor.
Ahmet Turan Alkan’ın deyimiyle bir ‘Estet’ olabilirdi, ancak bu kaygıları ve
olur olmaz zamanlarda yaptığı eleştirileri yüzünden, Eygi, kendisini ortada
buluvermişti.
Daha fazla yol almadan şunu da belirtmekte yarar var. Eygi ile yaptığımız
görüşmede sürekli teybi kapatmak durumunda kaldık. Bu benden kaynaklanmadı.
Sizler ancak kayıtlı konuşmalarımızı okuyabileceksiniz.
Mehmet Şevket, vaktiyle Kastamonu vilayetine bağlı olan ancak bugün Zonguldak
sınırları içerisine dahil edilen Ereğli’de doğduğunda takvimler 7 Şubat 1933’ü
gösteriyordu. Bu, onun, nüfus kağıdında yazandan farklı, gerçek doğum tarihiydi.
Sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunduğunda Mehmet Şevket adını
fısıldadılar ona. Mehmet, ihtiyat zabitliğini İstanbul’da yapmış, daha sonra, o
zamanlar var olan buharlı gemilerle yine İstanbul’a gelip bir şeyler alarak
ticaretle meşgul olan babasının ismiydi. Şevket ise, yine Karadeniz Ereğli’sinde
iptidai muallimi olan hafız dedesinin adıydı. Anneannesinin ismi de yine
Şevket’ti. Dolayısıyla hem dedesi hem de anneannesine nispet olsun diye Mehmet
Şevket ismini vermişlerdi.
Eygi’nin anne tarafından dedesi Kolağası Neşet Bey’di. Milli Mücadele’den sonra
biraz gözden düşen Neşet Bey, Babıali Baskını’nda Nazım Paşa vurulduğunda
Trabzon yoluyla Rusya üzerinden Avrupa’ya kaçmıştı. Ailesi hakkında daha fazla
bir bilgiye sahip olmayan Eygi’nin annesi Seher Hanım da bulunduğu yörede 11
sene öğretmenlik yapmış, oldukça kültürlü bir hanımefendiydi. İşte bu Mehmet
Sait ve Seher Hanım’ın tek çocuğu olarak büyüyecek Mehmet Şevket Eygi’yi,
geleceği konusunda en büyük yönlendirmeyi daha çok annesi yapacaktı.
Ereğli ile Devrek ilçeleri arasındaki şose yolun kenarında, civarda başka evler
olmadığı ve kardeşi de bulunmadığı için neredeyse arkadaşsız bir çocukluk
geçiren Mehmet Şevket’in, hayatının daha sonraki dönemlerinde hoşlanıp
benimseyeceği yalnızlıkla muhabbeti de burada başlamıştı.
Çocukluğunun o yalnızlığından o kadar keyif alır hale gelecekti ki, geriye dönüp
baktığında, bugün, hâlâ, tek başına bir hayat sürmekte olup, Medine’de iken ve
başka zamanlarda birkaç girişimine rağmen evlenmemiş olduğuna da neredeyse
sevinecekti: “Şimdi bakıyorum da, bazı dostlarım da öyle söylüyorlar. Tabii ki
kayıplar olmakla birlikte kendimi mutlu hissediyorum. Yalnızlığın verdiği
bağımsızlığı düşünün... Karışan yok, görüşen yok. Ama bir de düşünün, efendim,
bir hanım var, çocuklar var... Tabii hiçbir zaman bunu bir kural olarak
görmüyorum.”
-Yürütemez miydiniz?
Mümkün değil.
-Sevdiğiniz birisi oldu mu?
Yok, hayır. Öyle bir şey düşünmemişimdir. Sevdiniz mi bir kere o tuzağa
düşersiniz. Evlilik iki tarafı keskin kılıç gibidir. Evlenseydim belki sağlığımı
da bu kadar koruyamazdım.”
Eygi, zamanın şartlarında, küçük bir Anadolu kasabasında yedi yaşına geldiğinde,
çok yakınında okuyacağı okul bulunmadığından, annesinin ısrarı ile hayatında
kendisine önemli pencereler açtığına inandığı Galatasaray Lisesi’nin ilkokul
kısmına kayıt yaptırılır: “Bazıları bana imalat hatası derler. Tabii farkında
değiller, kendileri imalat hatası. Çünkü Galatasaray Lisesi’nde 1909 yılına
kadar beş vakit namaz kılmak mecburi idi. 1920’den, hele 1930’lardan itibaren
Türkiye’de tarihî bir kaza oldu, bütün müesseseler yön değiştirdi.
Galatasaray’daki en büyük kopukluk 1924’te camisinin kapatılıp, namazın bir nevi
yasaklanmış olmasıdır. 1909’a kadar günlük namazları cemaatle, okul imamının
arkasında kılmak mecburi iken, ondan sonra mescit kapatılıyor, depo yapılıyor ve
namaz kılan kalmıyor.”
Ünlü kaleci Turgay Şeren, milletvekilliği yapmış fabrikatör Memduh Gökçen, onun,
beraber okuduğu sınıf arkadaşlarıdır. Lise dönemindeki öğrenciler arasında da
yine bugünün tanınmış isimleri bulunuyordu. Abdi İpekçi, Mümtaz Soysal bunlardan
ikisidir.
1940 yılında okumaya başladığı Galatasaray’da başarılı bir profil çizen Eygi,
hocalarının gözüne de girer. Okulun imparatorluktan kalma muazzam kütüphanesinin
anahtarı bu yüzden olacak, lise tahsili boyunca dört yıl süreyle ona emanet
edilir. “Galatasaray’a şahsen çok şeyler borçlu” olduğunu düşenen Eygi, okulunun
kendisine kazandırdıklarının ilk sırasında da, kendisi için Batı’ya açılan kapı
olarak nitelendirdiği Fransızca öğrenmiş olmasını sayar. Eygi, Galatasaray’da o
zamanlar ders veren Osmanlı nazırlarından Raşit Erer, Birinci TBMM’de Aydın
Mebusu olan Enver Tekand, Orhan Şaik Gökyay, Nihat Sami Banarlı, Ahmet Kutsi
Tecer gibi seçkin hocaların bulunmasını da çok önemli bir avantaj olarak
değerlendirir. İçine kapanık, mahcup bir kişiliğe sahip olan Mehmet Şevket, bu
mahcubiyetin insana bir koruma sağlamasının yanında, çok şeyi de
kaybettirdiğinin farkındadır.
Eygi’nin içine kapanık hali hayatının ilerleyen safhalarında da devam eder.
Bugünkü bahanesi, inzivayı sevmesinde saklıdır. O yüzden toplantılara gitmez,
saatlerce süren açık oturumlarda boy göstermek istemez. Bu yüzden Galatasaray
Lisesi’nin pilav günlerine dahi hiç katılmamıştır. 2002 yılında, mezuniyetinin
50. senesi sebebiyle ilk defa katılmayı arzu etse de, Galatasaray Lisesi
yönetimi, bir Ramazan ayına denk gelen pilav gününü ileri bir tarihe
ertelemediği için bu hevesi de kursağında kalmıştır.
Eygi’nin Beyoğlu’ndaki Galatarasay Lisesi’nde okurken unutamadığı hadiselerden
biri, 1950 senesinde vefat eden Mareşal Fevzi Çakmak’ın cenaze törenidir. Yasak
olmasına rağmen Çakmak’ın cenaze merasiminde yasak delinmiş ve çok uzun yıllar
sonra ezan aslına uygun, Arapça okunmuştur. Daha CHP iktidardadır, DP’nin
iktidarı devralmasına 34 gün vardır. Ancak okul idaresi kapıları açmadığı için
halkın arasına karışamayan Eygi ve arkadaşları, cenazeye gösterilen alakayı
demir parmaklıklar arkasından izlemekle yetinir.
1952 senesine gelindiğinde Galatasaray dönemi onun için artık bitmiştir.
Babasının işleri bozulduğundan, üniversite tahsiline devam edecek beş kuruş
parası dahi yoktur. Tek çaresi, devletin burs verdiği nadir sahalardan birini
tercih edip, burslu okumaktır. Bunun için, tercih ettiği Siyasal Bilgiler
Fakültesi’nin imtihanında ilk 40 içerisinde yer alması gerekmektedir. 28. olur,
100 liralık bursa hak kazanır.
Çok sevmediği halde burs uğruna Ankara’ya yerleşir. Bazı Marksist profesörlerin
dersleri onu açmadığı gibi, ruhunu da olumsuz etkilemektedir: “Daha sonraki
zamanlarda zihnimin sağlamlığı da belki o derslerle kafamın böyle fazla
ütülenmemiş olmasındandır.”
Böylece Mülkiye tahsiline başlayan Mehmet Şevket Eygi, bundan önce de ne olur ne
olmaz diyerekten Osmanlı Bankası’nın açtığı memuriyet sınavına girmiş ve
kazanmıştır. Ancak tercihini, bursunu da kazandığı Mülkiye’den yana kullanır.
Fakat aldığı 100 liralık burs yeterli değildir. Fransızcası iyi olduğundan
Fransız hükümetinin Ankara’da açtığı kültür merkezinde çalışmaya başlar. Buradan
da eline 175 lira geçmektedir: “Birdenbire çok zenginleştim!”
Eygi, bu şartlarda Mülkiye’yi bitirdiğinde yıl 1956’dır: “Türkiye’de birbirini
tutan üç zümre vardır. Birincisi Galatasaraylılar. İkincisi Mülkiyeliler. Ben
her ikisine de mensubum. Üçüncüsü de Masonlar. Çok şükür ona mensup değilim. Ama
bende ilk ikisinin asabiyeti de yoktur.”
Fakültenin diplomatik bölümünden mezun olan Eygi, Dışişleri Bakanlığı’nda
çalışmak üzere girdiği imtihanı da ilkinde kazanır. Fakat, burada en fazla belki
Türkiye’nin Bolivya orta elçiliğinin birinci katipliğinden emekli olacağını
düşünerekten, kaymakam olmaya karar verir. Ancak oradan da netice alamayınca,
işsiz kalmamak için Diyanet İşleri Başkanlığı’nda açık bulunan mütercimlik
kadrosunda işe başlar. Burada çalışırken, on kişilik bir grupla 1957 yılında
İslam adında bir dergi çıkarmaya başlar. Avukat Rıza Ulucak, daha sonra Faisal
Finans’ta müdürlük yapacak Salih Özcan gibi kişiler vardır bu ekipte.
Eygi, bu dönemde, 1958-59’da, askerlik vazifesini yedek subay olarak tamamlayıp,
aradan çıkarır. Erzurum’da, çok zor şartlar altında yapmasına rağmen askerlik
süreci onun için üniversiteden daha tesirli olmuştur. Hatta ilerleyen dönemlerde
yaşayacağı zorluklara, askerde edindiği tecrübeler sayesinde göğüs gerebildiğini
düşünür.
Ve 27 Mayıs 1960... 1950 yılında Demokrat Parti dönemi başlamış, iktidar uzun
yıllar sonra yeni ve yıpranmamış bir isim tarafından devralınmıştı. Adnan
Menderes’ti bu kişi: “Menderes köken itibari ile son zamanlarda yapılan
yayınlardan da anlaşılacağı üzere Sabetaycı’dır. Menderes’in bir kere bile bir
camiye gittiğini, bir kere bile alnının secdeye vardığını görmedik. Akif isminde
bir Bayrami şeyhi ile görüştüğünü söylerler. Fakat o kimdir? O hususta da
derinliğine bir bilgi sahibi olamadım. Menderes’in feci akıbeti kendi
aralarındaki anlaşmazlıktan meydana gelmiştir. Menderes, kendi cemaatini
darıltmış, hatta dehşete düşürmüştür. Bir Antalya’da bir de İzmir’de iki kere
aynı cümleyi söylemiştir: ‘Türkiye Müslüman’dır, Müslüman kalacaktır.
İslamiyet’in bütün icapları yerine getirilecektir.’ Ancak Menderes’in asılmasına
yol açan esas cümlesi şudur. Sanırım 1960’ta TBMM çatısı altında DP Meclis
Grubu’ndaki konuşmasında şöyle söylemiştir: ‘Arkadaşlar, millet size vekalet
vermiştir. İsterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz.’ Burada dönmeler onun idam
fermanını verdiler. Dönmeler homojen bir grup değildir. Karakaşlar, Kapancılar,
Yakubiler. Bunların arası açıktır ve gözlerini kırpmadan kendilerinden olan bir
kimseyi de mahvedebilirler. Menderes, dönmelerin Türkiye üzerinde kurmuş
oldukları hakimiyeti sarsacak iki cümle sarf etmiştir. Bunu affetmediler.”
Demirel’le iyi geçinmek zorundaydık
27 Mayıs darbesinden sonra Ankara’nın ve hele Diyanet İşleri’nin havası teneffüs
edilecek gibi değildir. Tam o sırada İstanbul’dan, Mahir İz Hoca’dan bir mektup
alır. Haftalık Yeni İstiklal gazetesini çıkarırken bocaladıkları için, daha
tecrübeli buldukları Eygi’yi işin başına getirmeyi planlarlar: “Müslümanların o
tarihte basın birikimi diye bir şeyleri yok. Mesela haftalık bir gazetede tam
sayfa kaktüsler hakkında bir yazı çıkıyor. Tabii yüretememişler.” Eygi’nin
idaresinde iken şirketin de parası bittiğinden, gazetenin yayını durma noktasına
gelir: “Ben o havada memuriyete dönemeyeceğim için bana devredin dedim. 15 bin
liraya bana sattılar, bedava vereceklerine.” Eygi, parayı da Konya Lezzet
Lokantası sahibi Mustafa Bey’den temin eder; sonra geri ödemek kaydıyla.
1961 senesinde Menderes’in idam yıldönümünde “Zulümlerin en alçakçası kanunların
gölgesinde yapılandır” başlığıyla, onu savunan bir yazı yayınladığı için hemen
tutuklanır. İlk hapis cezasını böylece alır. Yeni İstiklal 1967 yılına kadar
yayın hayatını sürdürür, 35 binlere varan bir satış rakamı yakalar.
Eygi, 1965 senesinde ise Bugün gazetesi ile günlük gazetecilik yapmaya başlar. O
da şöyle olmuştur. Zamanın tacirlerinden Necip Fazıl’ları da tanıyan Hacı Nafiz
Çelebi, yayınlara meraklı bir kişidir. Süleymaniye’de bugün Suffa Vakfı olan
konağında oturan Çelebi ve Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin bulunduğu bir
ortamda Müslümanların neden bir günlük gazetesinin olmadığı konuşulur. Ve bu iş
için kolların sıvanmasına karar verilir. Bunun için de yine Şevket Eygi’nin ismi
atılır ortaya. Eygi’nin, o dönemde, akılda kalan yayınlarının en başında,
yaptığı cihat çağrıları gelir: “Mesela bir haziran ayında diyoruz ki önümüzdeki
pazar günü sabah namazında Sultanahmet Camii’nde buluşalım. 30 bin kişi geliyor.
Ve namazdan sonra hiçbir dünya kelamı edilmeksizin dağılınıyor.” İktidarda,
siyaset sahnesine yeni çıkan Süleyman Demirel vardır. Ancak tepki Cumhurbaşkanı
Cevdet Sunay’dan gelir: “Cumhurbaşkanı ‘Bu namazlar siyasi nümayiştir. Hükümetin
bunları önlemesi gerekir’ dedi. Ama Demirel hükümeti müdahale etmedi. Başbakan
Süleyman Demirel’le iyi geçinmek zorundaydık. Çünkü Bugün’ü yeni çıkartmışız. Ve
o kadar küçük imkanlarla bu işe başladık ki.”
O dönemde Türkiye’de sol ve Marksist yapılanma çalışmaları had safhadadır.
Özellikle Prof. Dr. Ayhan Songar’ın, daha sonra MİT Başkanı olacak bir daire
başkanından kendilerine ulaşan bilgilere göre Türkiye’de komünist bir sistem
hazırlığı içinde olanlar vardır: “Müslümanlar iki ateş arasında idi. Ülkede
Marksist bir rejim kurulmasını istemiyorduk.”
Yahudilerin teklifi
Eygi’nin kamuoyunda, en az Müslümanlara yönelik eleştirileri kadar üzerinde
önemle durduğu bir konu da Sabetaycılık, yani dönmelik mevzuudur. Eygi’ye göre
Sabetaycılık konusu Türkiye’nin en önemli konusudur. Çok uzun senelerdir bu
konuda kalem oynatan Eygi’nin bu hususta Bugün gazetesini çıkardığı yıllarda
yaşadığı ilginç bir hadise vardır: “Bir ara Yahudiler bana adam gönderdiler
‘Aleyhimizdeki yayınları kes, -o zamanın parasıyla- 300 milyon lira verelim’
diye. Sene 1968. Ben kabul etmedim. İkinci gün 500 milyona çıktı bu. Yine kabul
etmedim. Hatta dedim ki ‘Sizin aleyhinizdeki kampanyayı durdurursam okuyucularım
bana ne der.’ Akıl da verdiler. ‘Bizimle ilgili yazıları durdur, iki gün sonra
dönmelerin aleyhine kampanya aç.’ diye Beni satın alamadılar.”
Eygi, o dönemde sadece Yahudilerle mücadele halinde değildir. Osmanlı
İmparatorluğu’nun son dönemindeki gibi birçok cephede savaş halinde bulur
kendisini: “Tabii o zaman oldukça genç bir insandım. Tecrübem yoktu. Bir kere en
büyük hatam karşıtlarımızın hepsine birden savaş ilân etmek oldu. Masonlarla,
Yahudilerle, dönmelerle, Marksistlerle, Kemalistlerle uğraşıyorum. O zaman
Türkiye’den kaçmaktan başka çarem kalmadı.”
1969’un birinci ayında hacca gitmek amacıyla Türkiye’den çıkış yapar. Tarihe
Kanlı Pazar olarak geçen hadise de bu dönemde vuku bulur: “Yazılarımı 10 tane,
20 tane yedek yazıp bin zahmetle gönderiyordum. O gün oraya cihatla ilgili bir
yazımı basmışlar. Kesinlikle kasıtlı bir şey değildir. Yazılar zaten bir kereye
mahsus yazılan yazılar değildir. O zaman da biz o yazılarda devamlı olarak o
temaları işliyorduk.”
Eygi, dolayısıyla, çıkan olaylarda kesinlikle kendisinin bir kastı olmadığını,
hadiselerin derin devletin tertibi ile çıktığını anlatmaktadır: “Provokasyondur.
Benim haberim yokken birtakım Müslümanlar gitmişler, orada Marksistlerle bir
çatışma olmuş. Bundan dolayı hiçbir sorumluluğum yok. Zaten herhangi bir
sorumluluğum olsaydı o zamanın adliyesi bize karşı pek sıcak değildi. Aleyhimde
bu konuda bir dava açılmış olurdu.”
Eygi, gündemde olan üç tane basın affı çalışmalarının neticelenmesini
yurtdışında beklemeye başlar. İşin üç ayda biteceğini zanneden Eygi, ancak 6
sene sonra Türkiye’ye dönebilir.
Önce Arabistan’da üç ay kalır, orada oturma talep eder, ancak başarılı olamaz:
“Onlar çok ürkek bir topluluktur. Hiçbir devletle pürüzlü iş istemezler.” Bu
arada pasaportunun süresi de biter. Ardından Ürdün’e geçer, burada 15 gün kalır.
Üç ay da Beyrut’ta ikâmet eder: “Ortadoğu ülkelerinde yaşamak imkansızdı. Çünkü
liberal bir rejim yok, hürriyet yok, hiçbir şey yoktu.” Eygi, son çare olarak
Almanya’ya gitmeyi başarır. Kısa bir süre Paris’te kalır, tekrar Almanya’ya
döner. Burada, 1961’de kurduğu Bedir Yayınevi’nden gelen para başta olmak üzere
aldığı borçla geçinen Eygi, 12 Mart 1971 muhtırası, gazetelerini süresiz
kapatıncaya kadar yurtdışından yazı yazmaya devam eder.
Bugün gazetesi en iyi zamanında 83 bin bir okura ulaşır. Eygi’nin eş zamanlı
çıkardığı Babıali’de Sabah ise daha az, 10 bin satan bir gazete olur. Fakat
yaşanan süreçte her ikisi de satılır ve Eygi basından uzak düşer. Türkiye’ye
1974 senesinin sonbaharında gelebilen Mehmet Şevket Eygi için gazetecilik
serüveni de artık bitmiştir. Onun tekrar medyaya dönüşü Haldun Simavi
yönetiminde iken Günaydın tarafından çıkartılan Son Haber isimli sağ tandanslı
bir gazete ile olur. Zaman gazetesi Ankara’dan İstanbul’a taşındığında da üç ay
kadar bir süre ile Şevket Eygi yönetiminde çıkar. Eygi’nin en son ücret alarak
gazetecilik yaptığı gazete ise Hürriyet Grubu’nun çıkardığı yine sağ bir gazete
olan Son Çağrı’dır. O da birkaç ay sürer. 1991 yılından bu yana da Milli
Gazete’de ücret almadan yazmakta olan Eygi, bir ara büyük konuşur: “Mebus
olmaktansa mahpus olmayı tercih ederim dedim. Bir müddet sonra da hapse girdim
zaten.” 1984-85’te yazdığı üç ayrı yazıdan 28 ay hapis cezası alır. Eygi’nin
başı 2005 yılında da yargı ile derttedir; üstelik Yargıtay, daha önce aynı
konuda başka bir kişi için beraat kararı vermiş olduğu halde, Mehmet Şevket
Eygi’ye hapishane yolunu açık tutmaktadır.
Toplumun ancak yüzde 10’u temiz
Bugün gazetesini çıkardığı dönemdeki Mehmet Şevket Eygi’yi sivri ve uç bulan
Eygi, bugün geldiği noktada kendisini daha yumuşak ve durulmuş olarak
tanımlamaktadır. Durulmuşluğu, din sömürücüleri karşısında rafa kaldıran Eygi,
onlara karşı gayzının azalmadığını söylemektedir. Çünkü onları dışarıdaki din
düşmanlarından daha tehlikeli bulmaktadır. Eleştirilerinin birer ceket veya
gömlek gibi olduğunu, kimin üzerine oturursa onu hedef aldığını söyleyen Eygi,
toplumun ancak yüzde 10’unun temiz kalabildiğini savunmaktadır.
Galatasaraylı olmasına rağmen spora alaka duymayan, 1966 senesinde Osman Yüksel
Serdengeçti ile girdiği polemik nedeniyle hâlâ çok pişman olan Eygi, “Şimdi
kendime bakıyorum da ben eşeklik etmişim. Herkesin karşısında iki Müslüman
yazarın tartışması doğru değildi. Kabahat bana ait.” demektedir. Bugün’de
yaptığı sert yayınlar hususunda ise pişman değildir: “Aynı şartlar varsa yine
yaparım. O zaman Marksistlerle biz, birbirimizin kanını içecek derecede düşman
ve kopuk vaziyette idik.”
Müslümanlara sürekli eleştiriler getiren Şevket Eygi, çözüm için de şöyle bir
proje öneriyor: “İslami kesimden çok veya az buçuk tanınmış 50 insan bir bildiri
yazarlar. Bu bildiri 25 madde olabilir. Ve bunlar teori ve yuvarlak laf da
olmaz. Ondan sonra gazetelere gidilir ‘Para ile veya parasız bu bildirinin tam
sayfa olarak neşredilmesini istiyoruz’ denir. Bu, ayrıca broşür halinde de
basılır. Bakın 1961’de Yön dergisi, komünistler, 159 madde mi neydi Komünist
Protokolü’nü yayınladılar. Bomba gibi patladı Türkiye’de.”
Mehmet Şevket Eygi, böyle bir çalışmada öncülük yapmaya dünden razıdır. Ama
şartları da vardır. “Din ticareti ile ülkeyi ve Müslümanları ilgilendiren
konularda ehliyetli kimselerle istişare edilmeksizin iş yapılmayacak.”
-Türkiye ve Müslümanları sürekli eleştiriyorsunuz. İyi bir şey söyleyin de
moralli bir şekilde bitirelim görüşmeyi?
İslam’ın
yasak etmiş olduğu bütün kötülükleri yapmaya devam edersek ve ıslah hususunda da
bir cehd ve hareket içinde bulunmazsak nasıl olumlu konuşacağımı bilmiyorum.