Hayat tarzının yeniden üretilmesi ve

Mehmet Şevket Eygi’ye dair

 

AHMET TURAN ALKAN

Ahmet Turan Alkan - t.alkan@zaman.com.tr - Sayı: 557 - 08.08.2005

 

Dört-beş sene kadar önce nadir İstanbul ziyaretlerimden birinde yolumuz Çamlıca tepesinde İstanbul Belediyesi’nin işlettiği bir lokantaya düştü. Adını hatırlamıyorum. Farklı bir lokantaydı bu. İskemle yerine sedirler, masa yerine sini sofralar konulmuştu

ve Osmanlı mutfağının yemekleri veriliyordu. Vakit akşamüstü idi, ortalık karardı, birilerinin lambaları yakmasını beklerken bir garson gelip masanın üstündeki kandil benzeri bir eski aydınlanma aracını tutuşturup gitti. Arkadaşıma sordum, bu lokantanın ‘tarz’ını, Mehmet Şevket Eygi’nin biçimlendirdiğini söyledi.

“İyi ama ne yediğimi göremiyorum ki” diye yakındığımı hatırlıyorum.

Mehmet Şevket Eygi beyi gıyâben tanıyorum; onda en çok dikkatimi çeken şey, kendi hayat görüşünü uygulamaya geçirmek konusunda gösterdiği kararlılık olmuştur. Giyimi, yazı üslûbu, konuşması, meselelere bakışı kendine mahsustur. Bazı röportajlarında Sultanahmet semtindeki küçücük evini de kendi zevkine göre döşediğini görmüştüm. Bir şeylere direnen bir adam olarak dikkatimi çekmişti. Geçenlerde Milli Gazete’de tatilini nasıl geçirdiğini hikâye eden bir yazısını okudum, hoşuma gitti; bir nevi günlük tarzında kaleme aldığı bu yazı, Sayın Eygi’nin gündelik hayatını nasıl “kendi üslubuna” göre yaşadığını gösteren küçük dikkatlerin süslediği hoş misâllerle dolu.

Hayatını “kendi üslûbuna” göre yaşamak kararlılığını gösteren kaç kişi çıkar; memleketin bilmediğimiz köşelerinde daha başka kaç Mehmet Şevket Eygi vardır? Azlıklarından şüphe etmeyiz, şüphe götürmez bir başka husus ise, bu dirâyeti gösterebilenlerin etraflarında tuhaf karşılanmalarıdır.

Mehmet Şevket Eygi’ye bir “Estet” diyebilir miyiz? Batı felsefesindeki karşılığı ile estet, “güzeli en üstün, en yüce değer kişi” anlamına geliyor; bu mânâ, bir Müslüman’ı tarif etmek için kullanılamaz çünkü Müslüman’ın “en üstün, en yüce değer” saydığı kavram başkadır; güzeli sevmek ve takdir etmek başkadır, güzele tapınmak çok daha başka; ama “Allah güzeldir, güzeli sever” kudsi hadisinin çerçevesinde Sayın Eygi’nin bir Estet kimliğini taşıdığını, İslâmi ve muhafazakâr kimliğini bir başka şeyle mukayese etmeksizin gündelik hayatında, çevresinde ve sözünün geçebildiği her yerde güzellik arayışı içinde bulunan bir insan olduğunu söyleyebiliriz. Bu özelliği ile M. Ş. Eygi bir ‘nadide’yi temsil ediyor. Sadece güzeli aramak anlamında değil, güzelliğin bize göre olanını arayan, sezen ve bulduğunda onu işaret eden mânâsında bir nadide. Tercihlerini, tekliflerini, zevkini beğenmeyebilirsiniz ama bize dair mânâ ve ruh ikliminde güzeli arama cehdine saygı duymak zorunda kalırsınız; çünkü o ve onun gibiler, modernitenin sunduğu hazır kalıplara, tariflere ve güzellik anlayışına kolayca teslim olmazlar, zor beğenirler, eleştirirler ve tercihlerini bizzat kendi hayatlarında işler halde tutmaya gayret gösterirler. İşte bu, sıradan insanın savrulduğu ve toplumun genel kabulüne baş eğdiği noktada beliren bir itiraz, bir meydan okumadır. Bu itiraz kaşık, çatalın biçiminden başlar, dinlenme, eğlenme, giyim-kuşam, mutfak kültürü, beslenme alışkanlığı, selamlaşmak ve medenî âdâba kadar daha nice ayrıntıya doğru uzanır gider. İtiraz veya muhalefet, ille de bir şeyi reddetmek değildir ama ille de bir şeyin farkında olmak, onu incelemek, onun niceliği, niteliği veya o çok hoşuma giden Türkçe tâbirle “ne idüğü” hakkında karar ve fikir sahibi olmaktır.

En iyisi bir örnek verelim; bir yazısında bakınız neye dikkat çekiyor:

“Cami duvarları, avlu, büyük giriş kapısı saçma sapan levhalarla doluydu. WC... Kadın erkek... Cep telefonunuzu kapatınız... Ayakkabılarınızı naylon torbalara koyunuz... Camimizi eviniz gibi temiz tutunuz... Müslüman kardeş ayakkabılarını böyle tut (Tabanları birbirine değer iki berbat ayakkabı resmi)... Ecdadımız camilere âyet, hadis, din esaslarını bildiren nefis hüsn-i hat levhaları koyarlarmış, şimdiki Müslümanlar ise ‘helâ şuradadır’ diye yazılar yazıyor.”

Bütün mesele, bakmakla görmek arasındaki farkta yatıyor; camilere her gün milyonlarca Müslüman giriyor ve alıntıda tasvir edilen şeylerle karşılaşıyor; baktığını gören, gördüğü şeylere anlam veren, mukayese yapabilen ve bunlardan bir netice çıkarabilen sayısı çokluğa nisbetle ‘nadide’nin adedi kadardır.

Şimdi asıl meselemize gelebiliriz.

Muhafazakarlığın gündelik hayatta modern şeylerle çatıştığını fark edebilenler, “iyi de çözüm nedir; bize çözümden de bahsetmelisiniz” diyorlar. Hemen belirtmek gerekir ki, kendi hayat tarzımıza en azından saygımızı koruyabilmek için elimizde hemen uygulanabilir bir el kitabı yoktur. Vaktiyle kitapçılarda “Muaşeret kuralları” adı altında modernlik lâzımelerini öğreten kitaplar satılırdı ve bu kitaplarda nasıl modern olunacağını gösteren pratik kurallar anlatılırdı. Moderniteyi kabullenmek ve benimsemek için fazlace enerji tüketmek gerekmiyor; “zaman sana uymazsa sen zamana uy” tavsiyesine baş eğmek kâfidir ama modern icapları bir bütün olarak kabullenmek yerine seçici davranmak lüzumu hâsıl olduğunda, iş hiç de kolay değildir. Akar suların çarptığı bir kayanın zamanla kireç tutması veya aşınması gibi uzun zamanda vuku bulacak bir birikime ihtiyaç vardır. Vaktiyle biz böyle bir birikime sahiptik ve yaşadığımız dünyayı, bütün lâzımeleri ile inandığımız değerlere itaat eden bir kavrayışla algılama ve biçimlendirme üstünlüğüne sahiptik. Bu imtiyazı kaybetmekliğimiz bir yana, o değerlere ve dolayısıyla bizatihi kendimize duyduğumuz saygıyı da aşındıran bir kuşak olarak işimiz hiç de kolay değildir. Mehmet Şevket Eygi, işte bu karmaşık zihni ortamda kendi bildiğince doğruları arayan ve kendi hayatında tatbik eden bir nadide olarak değer taşıyor. Onun teklifleri şüphesiz kendini bağlıyor ama tercihlerinden başkalarını da haberdar etmesi, mücessem bir kayayı aşındıran su damlaları gibi tesir yapmaktadır. Belki çoğunluğun davranışına göre pek ehemmiyetsiz, pek ince bir anlam katmanıdır bu ama asla önemsiz ve değersiz değildir.

İlle de bir yerden başlamak için teklif bekleyenlere şu cevabı vermek mümkün: Bir problemin çözümü, o problemi problem olarak tanımak ve anlamakla başlar.

 

 

 

Mehmet Şevket Eygi

 

Cüneyt ÜLSEVER

(Hürriyet, 01 Eylül 2004)

 

MEHMET Şevket Eygi bu toprakların yetiştirdiği en derin kültür insanlarından birisidir.

Benim indimde onun önemi, İslami hassasiyetinden çok insanı insan yapan tarihin hülasası kültüre olan düşkünlüğüdür.

Onun kadar kültüre düşkün bir insanın tarihe de düşkün olmaması, tarihimizi araştıran bir insanın da İslam’dan etkilenmemesi zaten düşünülemez.

Herhangi bir konuda bir şey söylediği zaman, uçuk da olsa, ben onu ciddiye alırım.

* * *

Benim indimde Ayşe Arman da bu toprakların en ilginç gazetecilerinden birisidir.

Eygi’nin öbür ucunda bir uçukluk sergileyen Arman, yaptığı söyleşilerde seçtiği insanlar, onlara sorduğu sorular ile önemli ve yeni mesajlar nakleder.

Onunla herkes konuşur, zira Arman’ı isteyen eleştirebilir ama samimiyetinden ve meslek namusundan kimse şüphe edemez.

Geçen hafta sonu Ayşe Arman, Mehmet Şevket Eygi ile tadına doyulmayan bir sohbet yayınladı. Devam da ediyor.

Sohbette uçuk mesajlar kadar önemli mesajlar da var.

* * *

Mehmet Şevket Eygi, İslami hassasiyetini
öne çıkaran insanların birçoğuna egemen olan kültürel ve entelektüel fukaralığı çok doğru vurguluyor.

Bana göre de; İslam’ı vurgulayan kesimlerin sorunu katı bir köylü sosyolojisine bağlı kalmaları ve daha beteri bunun laik kesim ile fark yarattığını zannederek körü körüne savunmalarıdır.

* * *

Mehmet Şevket Eygi
sohbetin bir yerinde aynen;

‘Türban çok önemli bir hadise değildir! Bayraklaştırılmış, sembol hale getirilmiş bir hadisedir. Müslümanlar son 30 sene içinde ‘Yok Ayasofya açılsın, yok türban serbest bırakılsın!’ gibi iki sloganla çok vakit harcadılar. Bugün hem siyasal İslam’da hem de laik kesimde türban bir bayrak ve sembol haline getirilmiştir’ diyor.

Eygi’ye göre Müslümanlar çirkin bir görüntüden kurtulmak için Batılı modacılardan feyiz almak zorundalar.

* * *

Ben estetikten anlamam ama ‘yeni bir kapanma modeli aramanın gerekliliği’ konusunda Eygi ile aynı fikirde olduğumu, ‘türbanın karşı tarafça tehdit olarak algılandığını’ vurgulayan son AİHM kararının ardından yazdığım bir seri yazıda vurgulamıştım.

Karşılıklı inatlaşma, tipik köylü tavrıdır. Paylaşma üzerine kurulu şehir hayatı bizleri karşı tarafın kaygılarına karşı, onlara hak vermesek dahi, hassas olmaya zorlar.

* * *

Türban bir Arap modasıdır. Kapanmanın türlü çeşidinden sadece birisidir. Tüm dünyada, yine Arap radikaller sayesinde ‘İslami direnişin’ simgesi haline gelmiştir.

Keşke, soyadı kimliğine eş, Mehmet Aydın İslami hassasiyeti vurgulayan ama aynı seviyede estetik ve Türk kimliği kaygıları taşıyan bir modanın yaratılması için bir projeye önderlik etse!

Emine Erdoğan da ona bu konuda yardımcı olsa!

 

 

Bir İslamcı kahraman mı doğuyor

Ertuğrul ÖZKÖK

 

Hürriyet gazetesi, 12 Mayıs 2005

SİZE
şöyle bir soru sorsam cevabınız ne olurdu? ‘İslamcıların en kızdığı, yerden yere vurduğu bir yazar, günün birinde İslamcıların kahramanı olabilir mi?’

Bence olabilir.

Hem de hukukun yardımıyla.

* * *

Yargıtay Cezalar Dairesi’nin, Milli Gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi’nin cezasının onaylanmasıyla ilgili gerekçeli kararı dün yayınlandı.

Yargıtay, Eygi’yi bir yıl sekiz ay hapse mahkûm eden kararı onayladı.

Bu durumda Eygi’ye hapis yolu görünüyor.

Eygi’nin yazısını okudum.

İsim vermeden türbana karşı çıkanları, ‘Sabetayist, Lionsçu, Selanik dönmesi’ gibi son yıllarda açıkça ırkçılığa doğru dönen ifadelerle suçluyor.

Gerçi bazıları bunu isim vererek, hedef göstererek yapıyor.

Ama bir okur olarak bu tür ifadeler bana irkiltici ve korkutucu geliyor.

Sadece bunlar değil, ‘liboş, entel, dönek’ gibi ifadeleri de böyle görüyorum.

Eygi’nin yazısında tehlikeli gördüğüm bazı noktalar da var.

Mesela, türban yasaklarını savunan insanlara ‘dinsizler’ diyebiliyor.

Yani kendi taraftarlarına türban takma hakkını savunan bir insan, başkalarına bu yasağa karşı çıkma hakkı tanımıyor.

Onları rahatlıkla ‘dinsiz’ olarak niteleyebiliyor.

Buna karşılık, yazının bir bölümü de, ‘dini istismar edenlere’ ayrılmış.

‘Müslümanların başına gelen felaketlerin asıl sebebinin din sömürüsü olduğunu’ söylüyor.

‘Bu alçak ve rezil adamların İslam dinini kirlettiğini’ yazıyor. Bunlara ‘mukaddesat bezirgánı’ diyor.

* * *

Hatta ‘Hiçbir İslami hizip, fırka, tarikat, cemaat din ile özdeşleştirilemez’ bile diyebiliyor.

Bunlar Türkiye’de sıradan bir İslamcının kolayca kaldırabileceği sözler değil.

Mehmet Şevket Eygi, aslında İslami dünya içinde yalnız bir insandır.

Onu, sol kanadın Yalçın Küçük’üne benzetebilirsiniz.

Şimdi bütün bu yazdıklarıma bakıp, Yargıtay Ceza Daireleri’nin kararını eleştireceğimi sanmayın.

Bunun yerine başka bir şey yapacağım.

Türkiye’de düşünce özgürlüğünü savunan, onun tam olarak hayata geçirilmesini isteyen herkesin, Yargıtay’ın internet sitesine konan bu gerekçeyi okumasını tavsiye edeceğim.

Dün 74 sayfalık gerekçeli kararı okudum.

Ama en az onun kadar büyük bir dikkatle, Yargıtay Başkanvekili ve Cezalar Dairesi Başkanı Osman Şirin’in buna karşı çıkış yazısını okudum.

Belki bazılarınıza ‘idare-i maslahat’ gibi gelecek ama hem gerekçeyi hem de itiraz şerhini çok doğru ve yüksek seviyede bir tartışma ürünü olarak gördüm.

Bu nasıl olur diyeceksiniz.

Oluyor.

Çünkü tartıştığımız konu çok hassas.

Batı’nın iki, üç yüzyıla yayarak sonuçlandırdığı bir tartışmayı biz kısa sürede bitirmeye çalışıyoruz.

Bu da kolay olmuyor.

* * *

Gerekçeli kararda, ‘Halkın bir kesimini diğer kesime karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek şekilde düşmanlığa ve kin beslemeye açıkça tahrik ettiği ve bunu yaparken şiddet içeren ifadeler kullandığı için’ bu özgürlüğe yapılan müdahalenin demokratik toplum ilkelerine uygun olduğu savunuluyor.

Bu karara itiraz eden Osman Şirin’le konuştum.

‘Mehmet Şevket Eygi’nin, laikliğe karşı olduğu düşüncesiyle mahkûmiyetini onaylıyorsunuz. Onun adını çıkarıp yerine bir solcunun adını koyun.

Tavrınız yine aynı mı olacak? Düşünce hürriyeti, düşünce hürriyetidir. İsimlerden ve olaylardan bağımsız savunulmalıdır’
diyor.

Her iki görüş de bana çok inandırıcı ve samimi geldi.

* * *

Bana göre bu davanın gerekçeli kararı ve ona yapılan itiraz, bir hukuk başeseri.

Gerekçenin yazılış biçimi, verilen örnekler, hukuki içtihatlar ve akademik alıntılar mükemmel.

Ama Şirin’in muhalefet şerhi de en az o kadar mükemmel.

O nedenle, Türk Yargıtay’ını, düşünce özgürlüğüne yaptığı bu mükemmel katkıdan dolayı kutluyorum.

Ama baştaki sorum da geçerli...

Yargıtay’ın Mehmet Şevket Eygi ile ilgili gerekçeli kararına www.yargitay.gov.tr/guncel/030a.doc adresinden ulaşabilirsiniz.

 

 

Reklamlar

 

Serdar Turgut


Mehmet Şevki Eygi'nin evinde televizyon yokmuş. Televizyon bulunmayan ev düşüncesi bile beni panikletiyor. Kendi evimde odadan odaya gittiğimde panik atağı yaşamayayım diye her odaya bir televizyon seti koydum

Geçenlerde Sayın Mehmet Şevki Eygi ile birlikte 5N1K programının çekimine katıldım. Bayram günü yayınlanacak bu programda, çok saygı duyduğum bu düşünce adamıyla tanışmaktan mutlu oldum. Programda da söyledim, benim için yazının konusunun ne olduğu değil nasıl yazıldığı önemlidir. Mehmet Şevki Eygi hangi kriterden bakarsanız bakın çok iyi bir yazar hem de çok cesur. Bu iki özellik birleşince ortaya iyi yazar çıkıyor tabii ki.

Neyse, yazımın konusu onu övmek değil. Konuşmamız arasında onun boş zamanlarını nasıl geçirdiği konusu gündeme geldi. Beni dehşete düşüren bir açıklaması oldu Mehmet Şevki Eygi'nin. Evinde televizyonu yokmuş. Televizyon bulunmayan ev düşüncesi bile beni panikletiyor. Kendi evimde odadan odaya gittiğimde panik atağı yaşamayayım diye her odaya bir televizyon seti koydum. Bazıları hiç açılmadı bugüne kadar. Sadece orada olduklarını bilmek beni rahatlatıyor. Gerçi Mehmet Şevki Eygi'nin televizyon seyretmemesi beni şaşırtmadı da ama kendimi televizyonsuz bir evde hayal ederek yine panik atak geçirdim. Cüneyt Özdemir, bana bir televizyon bağımlısı olup olmadığımı sordu. Ben bağımlı olduğumu sanmadığımı, sadece boş vakitlerimde televizyon seyrettiğimi söyledim. İşte bu nedenle reklamları da izliyorum ben. Üstelik onlara da ilgi duymaya başladım. Reklam bağımlısı olduğum söylenebilir. Geçen akşam rüyamda reklamları gördüm. Bunu anlatacağım size:

·  Rüyamın ilk bölümünde etrafımı binlerce Selo-can sarmıştı (Kendi çocuğum hariç diğer çocuklardan pek hoşlanmam, bilmem anlatabiliyor muyum...), bu Selo-canlar zıplayarak ve gülümseyerek üstüme üstüme geliyorlardı. Birkaçına tekme attım gelmesinler diye ama çocuklar tekmeden filan anlamazlar. Ben tam onlara teslim olma fikrine kendimi alıştırmıştım ki, daha da feci bir şey oldu, Selo-can kalabalığının arasından bunların hepsinden daha şevkle sıçrayan ve hepsinden daha sevimli olmaya çalışan irice bir Selo-can belirdi. Bu maalesef Özgü Namal Selo-can'ıydı. Özgü Namal'ın çocuklardan daha fazla sevimli olmaya çalışması bir rasyonel insanın kaldırabileceği türde bir yük değildi. Bu nedenle onu boğarak öldürdüm. Özgü Namal Selo-can'ı ölürken bile sevimlilik yapmaya çalıştı. Ben de daha fazla sıktım boynunu. Diğer Selo-canlar da bu yaklaşımımdan korktular ve etrafımdan çekilip gittiler, ben de rahatladım.

Abartılı sevimli insanlara yaşı kaç olursa olsun tahammülüm yok. O bebeklerin oynatıldığı reklamlar da çok sinir bozucu. Çocuklar kendiliklerinden sinir bozucudurlar da bir de reklamda oynatılınca daha da çekilmez oluyorlar. Onlara tuhaf bir konuşma yaptırıyorlar, 'r'leri 'v' gibi diğer kelimeleri de tuhaf söylüyorlar. Özetle 17-25 yaş arası gençler gibi konuşuyorlar. Bunlar da insanın rüyasına girebiliyor.

·  Rüyamın sonraki evrelerinde ise bir adet çikolatayla dişimi fırçalamaya çalıştım. Ama başaramadım, çünkü her defasında çikolatayı yiyip bitiriveriyordum. Anladığım kadarıyla bizim memlekette acaip bir çikolata arzı fazlası bulunmakta. Bir anda binlerce çeşit şekil çikolata çıktı piyasaya. Bu da yetmedi bir de çikolatalı diş macunu çıktı ortaya. 1970'li yıllarda New York'ta yenilebilir prezervatifler vardı ve bunlar arasında çikolatalı olanlar da pek popülerdi. Bunlar yakında Türkiye'de de popüler olacaklar buna eminim. Fındıkta da üretim fazlası var. Fındıklı prezervatif de iyi gider, benden söylemesi. Hatta fındıklı çikolatayı tercih edenler için de bir formülasyon bence bulunmalı.

·  Rüyamda çikolata görüyorum ama uyanık olduğum zaman da çikolata yiyorum mecburen. Çünkü çok fazla raklamı çıkıyor. Çikolatayla gelen obezitemi engellemesi için yine reklamlarda gördüğüm bir aleti aldım onu kullanıyorum. Buna 'AB aleti' diyorlar. AB karın adaleleri oluyor bu durumda. Bunun reklamına 'İnfomercial' diyorlar. Bu şöyle bir şey: Ekrana embesil suratlı ve o şekilde gülen bir adam çıkıyor, adamın dişleri ve karnı düzgün ama beyni yok. Bu da anlattığı konuya sanki dünyanın en önemli şeyiymiş muamelesi yapmasından belli oluyor. Bu adam bir alet gösterdi ve bununla günde üç buçuk dakika çalışmam durumunda karın adalelerimin kendisinkiyle benzeyeceğini söyledi. Hayatta özellikle aptal insanların tavsiyelerini dinlememe ilkemi bir kenara ittim ve aleti satın aldım. O günden bu yana istikrarlı bir şekilde kilo alıyorum.

·  Rüyamın son bölümünde ise ben bir tatil köyünde denizdeki hacıyatmaz olmuşum. Fazla kilolarım nedeniyle bana yapacak başka iş bulamamışlar. Yine çocuklar benim üstüme binip beni eğiyorlar ve onlar denize atlayınca hoppadanak tekrar ayağa dikiliveriyorum. En sonunda Özgü Namal tepeme bindi ve sevimli oldu. O anda rüyamdan terler içinde uyandım.

İnsanın Mehmet Şevki Eygi'ye hak vereceği geliyor bu durumda ama ben televizyonumdan ayrılamıyorum. İşte bir tür hastalık bu ne yaparsınız... (Akşam,
17.10.2006)

 

 

Yutulan gazeteciler

 

Serdar Turgut

 

Haber gündemi bazen beklenmedik olaylarla belirlenir. Sürpriz bir olay olur, daha sonra bu çığ gibi büyür ve önüne çıkan her gazeteciyi yutmaya başlar adeta. Gündemdeki önemli haber bu şekilde büyüyünce yutulmaya hazır gazeteci miktarı da kaçınılmaz bir biçimde artar. Sonunda olay, olduğundan çok farklı bir güce ulaşır ve ülkenin de esas gündemi haline geliverir. Başbakan, Selanik'te Atatürk defterinden bir sayfayı kızgınlıkla yırtıp atınca süreç başladı. Doğal olarak Başbakan'ı izleyen gazeteciler olaya konsantre oldu ve sonunda yazıyı yazan kişinin Fethi Dördüncü adında bir şahıs olduğu ortaya çıktı. Başbakan'ın sinirini bozan ve ondaki Kasımpaşalılık ruhunu hortlatan yazıda AKP'ye ve Başbakan'ın kendisine ağır hakaretler olduğu meydana çıktı.

Hemen birkaç akla ilk gelen tespitleri yaparak başlayayım:

1- Başbakan'ı kızdıran yazıyı okuduktan sonra bunun gerçekten de çok ağır olduğunu gördüm. Fikrini ağır sözcükler kullanmadan ifade edememek benim için bir azgelişmişlik göstergesidir. O yazıda ifade edilen fikirler hiç hakaret edici cümleler kullanmadan pekala söylenebilirdi ve o durumda fikrin etkinliği çok daha fazla olabilirdi.

2- Bu tip küfürlü yazılar, muhatabı kim olursa olsun mutlaka kızdırır. Yazar olarak bizlere de zaman zaman bu tür mektuplar gelir ve tepkimizi koyarız. Evet belki de siyasete atılanlar ve köşe yazarları, bu tür şeyler almayı göz önüne alarak işe girişmelidir. Bu doğrudur da hayat her zaman ideal durumlarla gitmiyor işte, hepimizin çizdiği bazı sınırlar vardır, o sınıra kadar sabrederiz, ondan sonra sinirlenir ve patlarız. Bu bağlamda Başbakan'a 'bir Başbakan sinirini kontrol etmeyi bilmelidir' diye nasihatlar vermenin de pek bir anlamı yoktur. Onun da bazı sınırları var ve üstelik bunun çıtası hayli düşük düzeyde yani Başbakan kolay kızıyor ve parlıyor, bu yaştan sonra karakteri değişecek değil ya...

3- Benim anlamadığım, sıradan bir vatandaşın Başbakan'ın gezi zamanlamasını nasıl güzel isabet ettirerek o yazıyı yazdığıdır. Bu kadar mükemmel bir zamanlama gerçekten profesyonel bir operasyon gibi gözüküyor.
4- Yazıyı yazan şahsın gazeteci geleneğinden geldiğine bakıp da onunla dayanışmamız gerektiğini yazanlar da oldu. Eğer illa da bir dayanışma içine girilecekse benim teklifim gazeteci Mehmet Şevki Eygi ile dayanışma gösterilmesidir. Gazeteci Eygi'ye yazdığı bir yazıdan dolayı bir yıl hapis cezası verildi. Bu tipik bir düşünce cezası gibi geliyor bana. Öteki olayın ise benim açımdan maçlarda kendini tutamayarak fikirlerini küfürle ifade edenlerin basitliğinden bir farkı yok. Başbakan bu konuya o kadar sinirlenmeseydi ve neredeyse tüm Bakanlar Kurulu'nu yazıyı yazanı mahkemeye vermek için mobilize etmeseydi olay bu şekilde hiç büyümeden bitip gidecekti. Bunlardan Erdoğan'ın bazı dersler çıkarması da iyi olur gibi geliyor bana.

5- Tekrar ediyorum; Mehmet Şevki Eygi ile ilgili gelişmeleri yakından takip edelim ve asıl ona destek verelim. Çünkü düşünce suçu hepimizi ilgilendiren bir meseledir, hakaret suçu ise değildir. O kişiye özeldir ve bu tür meselelerde kanunlar hayli nettir. (Akşam,
11.05.2006)

 

 

Ortak bir yaşam biçimi

 

Serdar Turgut

 

Bir ülkenin kendi içinde ‘Medeniyetler çatışması’ yaşıyor olması, birçok insana ilk bakışta kritik, ciddi bir durum gibi gözükebilir. Ancak bu çatışma iyi yönetildiği, bir sentez yaratmak için uğraş verildiğinde, çatışma ortamından, paylaşılan yeni bir yaşam biçimine varan yolu açabiliriz

Kültür, paylaşılan yaşam biçimine verilen addır aslında. Dolayısıyla Türkiye’nin şu aralarda hayli kültürsüz bir durumda olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü paylaşılan yaşam biçimimiz yok artık. Tersine farklı yaşam biçimlerinin çatışması var. İsteyen buna ‘Medeniyetler çatışması’ da diyebilir.

Bir ülkenin kendi içinde ‘Medeniyetler çatışması’ yaşıyor olması, birçok insana ilk bakışta kritik, ciddi bir durum gibi gözükebilir. Ancak bu çatışma iyi yönetildiği, bir sentez yaratmak için uğraş verildiğinde, çatışma ortamından, paylaşılan yeni bir yaşam biçimine varan yolu açabiliriz.

Türkiye’de burjuva demokratik devrimi yaşanmadığından, burjuva kendine özgü kaliteli yaşam biçimini kuramadığından ‘Medeniyetler çatışması’ndaki taraflardan kendisine ‘Laik’ diyenler de ‘Dinci’ denilenler de henüz ortaya kendilerine uyan kaliteli bir yaşamı çıkaramadılar.

Daha önce de burada yazmış olduğumuz gibi, AKP Türkiye’de eksik kalmış olan burjuva demokratik devrimini kendi başına gerçekleştirmeye çoktan girişti. Siyasette, ekonomide bu yapılıyor zaten ama kültürel düzeyde de bazı şeyler yapmaları gerekiyor. Çünkü ekonomik yapıdaki değişimler ne yazık ki beraberinde otomatikman kültür (üstyapıda) uyumlu değişimler getirmiyor. Bu değişim için ayrıca mücadele vermek gerekiyor. Dahası AKP’lilere demokratik devrimlerinin kültür ayağındaki girişimleri için yardımcı da olmak zorundayız. Daha önce dediğimiz gibi kültür, aslında ortak paylaşılan yaşam biçimi olduğundan denklemin bir yanı boş kaldığında o tanımlama işlemi yapılamaz. Bu yüzden de ortak yaşamı birlikte kurmalıyız.

AKP’NİN SORUNU

Zor işe girişmeden önce taraflar ortak davranma isteklerini açıkça ortaya koymalılar. Çok saygı duyduğum bir düşünür olan Mehmet Şevket Eygi, hep vurguluyor; ‘İslam dini aslında bir şehirli insan dinidir’ diye... Yani burjuvaziye uygun bir dindir. Ancak yine ona göre Türkiye’de dindarlar bugüne kadar estetiğe fazla önem verir gibi yaşamadılar. Laik kesimin de durumunun çok parlak olduğu söylenemez. AKP’nin önündeki en önemli sorun bu. Farklı bir yeni estetik yaratacaklar ve bu da ortak yaşam biçimimizin temelini oluşturacak. Onların görevi hayli zor ve önemli.

Bu yüzden yine Mehmet Şevket Eygi’ye göre AKP’nin lider kadrosunun kendi yaşam stiline çok önem vermesi, çok dikkatli olması gerekiyor. Çünkü liderlik kadrosunun yapacakları, sunacakları örnekler yeni toplumsal uzlaşmanın temelini oluşturacak değişime yol gösterecek. Bu nedenle hepimiz eleştirilerimizi dikkatle ve anlaşmaya açık bir şekilde ortaya koymalıyız.

Eygi’ye göre bir süre önce gazetelerde yayınlanan bazı ev fotoğrafları, bugün Türkiye’de karşı karşıya bulunulan durumun vahimliğini gösteriyor. Toplum içinde önemli konuma gelmiş dindar bir insan, kendi evinin duvarlarında reprodüksiyon resim sergilemeye ve yerde de makine halısı bulundurma hakkına sahip değil. Ben bunları dinlerken Mehmet Şevket Eygi’ye kimin evinden bahsettiğini sormadım, meseleyi kişiselleştirmek istemiyorum. Mesele kişilerle sınırlı değil, burada toplumsal bir meseleden bahsediyoruz.

KALİTE ÖNEMLİ

Bunları detay veya önemsiz olarak görmemeliyiz. Topluma liderlik etme iddiasında olan insanların evlerinin duvarında reprodüksiyon resim veya makine halısı bulundurmaları, hayata bir tür bakışı ortaya koyar. Onlar böyle olursa, bir süre sonra bir toplantıda mokasen siyah ayakkabısını çıkarıp beyaz çoraplı ayağını altına alarak iskemleye oturan kültür müdürüne de varırız. (Bu aşamada bir süre önce bizim gazetede yayınlanan yine bir üst düzey insanın evinin kapısının önündeki çıkarılmış boyasız ayakkabıları gösteren resim aklımıza geldi). Liderler örnek davranış sergilemezse kitlelerin yapacağı bir şey de yok.

İşte bu nedenlerle Hayrünnisa Hanım’ın Çankaya’da gözükmesi ve türbanını nasıl taşıyacağını göstermesi de gerekiyor. Hangi kalitede hangi renkte türbanı seçtiği çok önemli ve bu sadece bir siyasi konu değil... Daha da önemlisi bir yaşam kültürü konusu.

Eğer ortak bir yaşam biçimi tanımlayacaksak -ki buna mecburuz-kaliteye ve estetiğe çok önem vereceğiz. İlk önce de konuşma, anlaşma ve uzlaşma arzumuzu net olarak ortaya koyacağız.

Nagehan Alçı ile birlikte hazırlayıp sunduğumuz SKY-TURK’teki ‘Sosyal Bilgiler’ adlı programa konuk ettiğimiz Mehmet Şevket Eygi, uzlaşmaya arzulu ve istekli olduğumuzu anlatan bir metin ortaya koyup, bunu aydınlara, düşünürlere imzaya açmayı teklif etti. Ben teklifini hemen kabul ettim. İnşallah yakında bu metni hazırlayıp ortaya çıkarabiliriz.

Yeni bir kültür, yeni bir paylaşabileceğimiz yaşam biçimi yaratmaya mecburuz.

Bu tarihimizin bizim omuzumuza yüklediği bir yük maalesef. (Akşam,
13.09.2007)

 

 

Ucuzlatılan Sabetayizm

tartışmasına katkı

 

Oray Eğin


Gazetecilerde yeni bir hastalık belirdi: Okumadıkları, araştırmadıkları, derslerini çalışmadıkları için tarihi de kendi mesleğe başladıkları tarihle başlatıyorlar. Onlar için dergicilik Türkiye'de Nokta'yla başlamıştır mesela; öncesinden gelen onlarca önemli dergiyi yok sayarlar...

İşte şimdi aynı hastalık, Mehmet Ali Ağca tartışmalarına da sirayet etmiş durumda. Farkındasınız, herkes bugünlerde Ağca'yı konuşuyor. Hatta geçtiğimiz hafta sağın ve solun iki 'romantik' yazarı da Mehmet Ali Ağca üzerine polemiğe girdi.

Hürriyet'ten Ahmet Hakan, Mehmet Ali Ağca'nın kardeşinin 'Abdi İpekçi'nin neye hizmet ettiğini sorgulayın' lafını öyle bir yere çekti ki... Bunu İpekçi'nin Sabetayist olmasına bağladı ve 'Sabetayist avcılarına' da 'Eserinizle gurur duyun' mealinde seslendi.

Milliyet'ten Can Dündar da zamanında Ahmet Hakan'ın -sakallı televizyoncu - bizzat kendisinin Sabetayist avcılığında işbirliğinin bulunduğunu ortaya çıkardı.

Bir kere, İpekçi'nin Sabetayist olmasıyla Ağca'nın kardeşinin sözleri arasında bir bağlantı kurma çabası çok zorlama. İyi bir hayal gücü gerektiriyor, çünkü hiç ilgisi yok. Bu sözler pek çok yere çekilebilir ama Sabetayizm en son gelir. Kaldı ki illa bir ilgisi olacaksa, bu bağlantıyı biraz daha tarihe bakarak kurmak gerekir. İki polemikçi derslerini çalışsalar bu tarihi gerçeği anlarlardı.

1952 yılında, yine bir Malatyalı ve Mehmet Ali Ağca'nın da hayran olduğu Hüseyin Üzmez'in hikayesine bakalım. Üzmez'i bugün Vakit'teki yazılarından ve geçtiğimiz yıllarda Reha Muhtar'ın programlarındaki performansından tanıyoruz.

İşte aynı Üzmez, Vatan gazetesi sahibi Ahmet Emin Yalman'ı 1952 yılında vurdu, öldüremedi. Hatta bunun ardından da uzun yıllar hapis yattı. Ahmet Emin Yalman da tıpkı İpekçi gibi bir Sabetayist'ti.

Bugün Abdi İpekçi'nin katliyle Sabetayizm arasında bağlantı kuran Ahmet Hakan bu tarihi gerçeği nasıl gözden kaçırdı acaba? Çünkü ona göre Sabetayizm tartışması da belli ki sadece İpekçi ailesiyle başlıyor.

Oysa Türkiye'de Sabetayizm tartışmalarının kökeni 100 yıldan fazlaya dayanıyor. Ta İttihat Terakki'den beri konuşulan, Türkiye'nin en önemli 'gizli gündem'lerinden biri. Öyle büyük gazetecilerle, sakallı televizyoncularla, çatlak profesörlerle ilgisi olan bir şey değil; çok öncesine dayanıyor. Konuyla ilgili yazılmış yerli yabancı yüzlerce kitaba bakınız.

Peki, bir de kendisine 'sakallı televizyoncu' denmesine kızan Ahmet Hakan'ın kullandığı 'çatlak profesör' lafının çirkinliğine ne demeli?

Çatlak profesör diye ima ettiği Yalçın Küçük, Türkiye'nin hala en önemli istatistikçilerinden, iktisat profesörlerinden. Yale'i bırakıp, aşıp gelmiş, üst üste konduğunda insanın boyunu aşan kitapların sahibi. Hala da Türkiye'nin en üretken aydını. Zamanının Cumhuriyet'inin en önemli yazarlarından, büyük bir öğretim üyesi, pek çok siyasetçinin ve akımın fikir babası.

Beğenin beğenmeyin bir davaya inanmış, yıllarca hapishanelerde düşünceleri yüzünden yatmış, bugün de hala kendi inandığı fikirleri sonuna kadar savunmaya, üretmeye, aratırmaya devam eden bir bilim adamı... Ona 'çatlak profesör' diyen kişi ise Gülben-Hülya polemikçisi. Belki kabaca olacak ama: Haddine mi düşmüş ona 'çatlak' demek.

Bu iş bu kadar ucuz olamaz. Katılın ya da katılmayın: Ortada bir davaya inanmış bir adam var. Tıpkı bir zamanlar Ahmet Hakan'ın önünde hazır ol'da durduğu, kendi çizgisinde tutarlı bir şekilde ilerleyen Mehmet Şevket Eygi gibi... (Akşam,
19.01.2006)

 

Köylü İslam’ı

 

Engin Ardıç


Sevgili dostumuz Murat Bardakçı bir “Osmanlı uzmanı”... Gazeteciliği yapılması gerektiği gibi yapıyor, bu yüzden de haftada bir yazıyor, bizim gibi her gün her konuda çalakalem kaptırıp gitmiyor.

Özellikle Osmanoğlu ailesi üzerine yayınladıklarıyla ünlüdür, geçen akşam katıldığı bir televizyon programında “halifenin karısı niçin türban takmazdı” gibi, “siz padişahçı mısınız” gibi zeki sorularla uğraşıp laf anlatmaya çalışıyordu, çok ilginç bir deyim kullandı.

Daha doğrusu şöyle bir ikilem koydu ortaya: Osmanlı İslam’ı, köylü İslam’ı.

(Aman Murat, bu ülkede adama yapıştırılan etiket kalır, demek ki yarın bir Doktor Şefik Hüsnü biyografisi yazsan komünist diyecekler... Sen dua et de, “Osmanlı’da Seks” adlı araştırmanı okuyunca “başka bir şey” demediler!)

Murat Bardakçı haklıdır. Bugün karşımıza çıkan dincilik, büyük ölçüde bir “köylü tepkisidir”.

En başta, şehirleşmeye, çağdaşlaşmaya tepkidir bu. Kendine din zırhını bulmuş, ona sığınmıştır.

İşte bu yüzden, bir “Osmanlı” olan Mehmet Şevket Eygi de kıyametleri koparıyor...

Her mimardan bir Selimiye beklemiyoruz, fakat mahalle aralarında minaresi tenekeden gecekondu camilere bakarsanız, onun önünde gösteri amacıyla kaldırıma gazete kâğıdı serip üstünde namaza duran cemaati görürseniz, ne demek istediğimi anlarsınız. O şartlarda, o ortamda ibadet, dine hakarettir.

Osmanlı’da bir tek kere içki yasağı olmuştur, Dördüncü Murat döneminde, o da din yüzünden değil. Osmanlı, şarap ihraç ederdi. Patras şarabı, Serez şarabı, Rodos şarabı, Kıbrıs şarabı yerli üretimdi!

Padişahlarımızın bazıları alkolikti. Beşinci Murat şarap içerdi, Abdülhamid de rakı.

Osmanlı’da “umumhane yönetmeliği” de vardı, Hamamlar Kethüdası İbrahim Efendi’nin her hamamda çalışan oğlanın ücretini ayrı ayrı belirttiği “gay city guidebook” da...

Sarayda resim yapılırdı Tanzimat döneminde, haremde piyano ve kemanla Beethoven çalınırdı.

Osmanlı kadınları örtünürlerdi, fakat gören yabancı zarifliklerine, güzelliklerine de parmak ısırırdı. Lady Montague’den Miss Julia Pardoe’ya kadar bütün “kefere karılarının” seyahatnamelerini açın okuyun.

Benim babaannem de anneannem de okuma yazma bilmezlerdi, “devrimleri” kendilerince reddetmişler, yeni yazı öğrenmeye tenezzül etmemişlerdi, fakat benden çok daha iyi Türkçe bilir ve konuşurlar, çok şık birer başörtüsü takarlar, broşla da tuttururlardı bir ucunu...

Bakın bir Osmanlı torunu ve Müslüman evladı olarak açık seçik söyleyeyim: Bugün karşımıza çıkarılan ve türban denilen şey, çirkindir.

Kat kat birşeyler geçiriyorlar kafalarına, saç ve onun kılıfı asıl örtünün altında geriye doğru uzuyor ve ortaya bir “ibiş külahı” çıkıyor. Gülünç oluyor.

Tamam, kadını çirkin göstererek asıl amaçlarına ulaşıyorlar, yani onlara “yan gözle bakmamamızı” sağlıyorlar ama, estetik nereye gidiyor?

Bu köylü estetiği de değildir, tövbe. Murat Bardakçı kusuruma bakmazsa onu düzelteceğim, bu “lumpen estetiği”.

Lumpen karısına da, hiç endişe etmesinler, değil türbanı çıkarsa, anadan doğma soyunsa bakmayız!

Bu köylülükle birleşmiş Arap etkisidir. Bu lumpenproletaryada oluşmuş Arap hayranlığıdır. Arap unsuru, Osmanlı halklarından yalnızca biriydi. Siz ne demeye, yetmişli yılların “Arnavutçu komünistleri” gibi, bizi eyaletlerimizden bir eyaletimizin kültürüne yatırmaya uğraşıyorsunuz? Her kültürde çevre kendini merkeze göre biçimler, siz “periferiyi merkeze” örnek alıyorsunuz, yani sosyoloji bilimini amuda kaldırmaya, tepesi üstü dikmeye niyet ediyorsunuz? Müslüman Türk’e bakıp hizaya gelmesi gereken fellahı kendinize amaç ediniyor, atalarınızın kemiklerini sızlatıyorsunuz?

Yoksa birtakım ahmaklar “Etrak-ı bî idrak” deyimini haklı çıkarmaya mı çalışıyorlar?
(Akşam, 02.02.2006)

 

Sevdiğim yazarlar listesi

 

Serdar Turgut

İlk Türk korku filmiyle ilgili hafta içinde yazmış olduğum yazıda basınımızdan birkaç yazar ismi de vererek, tarif ettiğim kritere göre onların iyi yazarlar olduğunu söylemiştim.

O kriter de şuydu: Hangi konuda yazarsanız yazın ama iyi yazın.

Yani ister siyasetin karanlık dehlizlerine dalın, ister sevgi, aşk, seks üzerine yazın, isterseniz soyut yazın, isterseniz de kendi hayatınızı anlatın.

Konu sınırı yok ama ne yazıyorsanız iyi yazın.

Kriter bu.

Şimdi tabii iyi yazıdan ne kast ettiğimi anlatmam gerekecek ama o da hayli zor. Çünkü bir formülü yok bunu tanımlamanın.

Eğer yazar hangi konuda yazarsa yazsın okuyucusunun ilgisini tutmayı, merak ettirtmeyi, onun hislerine uzanmayı, zihnini gıdıklamayı biliyorsa, buna yeteneği varsa o iyi yazardır işte.

Bunları düşünürken bana göre iyi olanların bir listesini kurdum kafamda. Bugün bunu sizinle paylaşacağım.

Belki listeye bakınca, bu kişilerin nasıl yazdığını hatırlayınca sizler de benim 'iyi yazı' kriterimi nasıl oluşturmuş olduğumu daha netlikle görürsünüz diye düşünüyorum.

Bu listeye kendi gazetemdeki yazarları almadım.

* * *



İşte en beğendiğim ve her gün kaçırmadan okumaya çalıştığım yazarların listesi:

(Burada sıralama var ama bu bir değerlendirme sıralaması değil)

Engin Ardıç- Star

Emre Aköz- Sabah

Hıncal Uluç - Sabah

Bülent Cankurt- Günaydın

Fehmi Koru, Taha Kıvanç (Yeni Şafak)

Ahmet Kekeç (Yeni Şafak)

İbrahim Karagül (Yeni Şafak)

Ece Temelkuran (Milliyet)

Can Dündar (Milliyet)

Taha Akyol (Milliyet)

Perihan Mağden (Radikal)

Murat Belge (Radikal)

Gündüz Aktan (Radikal)

Mehmet Şevki Eygi (Milli Gazete)

Pakize Suda (Hürriyet)

Özdemir İnce (Hürriyet)

Ertuğrul Özkök (Hürriyet)

Ali Bulaç (Zaman)

Hilmi Yavuz (Zaman)

Metin Münir (Vatan)

Abdurrahman Dilipak (Vakit)

Cengiz Çandar (Dünden Bugüne Tercüman)

Hasan Celal Güzel (Dünden Bugüne Tercüman).

 

 

Rövanş mı?

 

AHMET TAŞGETİREN

 

Milli Gazete yazarı Selahattin Aydar, 312-2'den yargılanmış ve Yargıtay Ceza Kurulu'nun "özgürlükçü" diye nitelenen bir içtihadı ile beraat etmişti, şimdi aynı gazetenin yazarı Mehmet Şevket Eygi, gene 312-2'den yargılanıyor ve bu defa 1 yıl 8 aylık cezası onaylanıyor.

Şayet,"Yargıya intikal etmiş her dava kendine özgü şartlar taşır ve ona göre değerlendirme görür. Mehmet Şevket Eygi'nin yazısı ile Selahattin Aydar'ın yazıları da ayrı ayrı değerlendirmeye tabi tutulmuş, birisi beraat etmiş diğeri mahkum olmuştur." dense idi, burada belki ilkesel olarak 312-2'nin varlığını, yani hakaret ve şiddet içermeyen bir düşüncenin mahkum edilmesini eleştirir ama yönteme diyeceğimiz bir şey olmazdı.

Oysa aralarında sadece 40 günlük bir süre bulunan bu iki olayda mesele, yargının adeta ideolojik bir tartışma aracı misyonu üstlendiği problemli bir alana girmiştir. Problemlidir çünkü:

-Her iki karar, laiklik gibi Türkiye'nin en hassas konusu ile ilgilidir ve bu konu, sür'atli biçimde kamplaşmaya müsaittir. Bir yargı kararının böyle bir kamplaşma görüntüsü vermesi kararın toplumda uyandırması gerekli saygınlık açısından tartışmaya yol açar.

-Birinci karar, 312-2'nin yasal düzenleme zemininde de daha özgürlükçü niteliğe büründüğü bir süreçte alınmış ve Türkiye'nin "uygulama eksikliği" sebebiyle eleştirildiği bir zamanda AB kıstaslarına uyumun göstergesi olarak nitelenmişti. Kararın gerekçesi de, laiklikle ilgili özel bir devlet - yargı duyarlılığına gerek bulunmadığını, bu konuda toplum hassasiyetinin kafi geleceğini ifade ediyordu.

Bu karar, o dönemde, laikliği özel bir hassasiyet alanı olarak gören çevrelerde tepkilere sebep oldu. Karar 14-13 oy denklemiyle alınmıştı ve 1 oy farkı kararın "tartışmalı" olarak görülmesine kafi gelmişti.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun Eygi ile ilgili kararı, önceki kararın "rövanş"ı olarak algılanmıştır. Rövanş!? Bir yargı kararında böyle bir iç mantık bulunabilir mi?

Kuşkusuz, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun üyeleri, konuyu tartışırken, bir "rövanş alma" saikinden yola çıktıklarını söylememişlerdir.

Ancak, kararın böyle bir rövanş beklentisine denk düştüğü ve medyada, böyle bir konuma yerleştirildiği açıktır.

Bu durumda şöyle düşünülebilir: M. Şevket Eygi davası bundan 40 gün önceki Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nda görüşülmüş olsaydı muhtemel ki özgürlükçü yorum kapsamına girecek ve beraat gelecekti. Ya da tersine, Aydar'ın yazısı bu genel kurulda görüşülseydi, belki de mahkumiyet gelecekti.

İşin ilginç yanı, Eygi davası, 8. Ceza Dairesi'nde görüşülüyor, 4-3 oyla beraat kararı veriliyor, üstelik "yazının nefret saçan şiddete davet eden ya da şiddet kullanmayı özendiren ifadeler taşımadığı" gerekçesiyle bu karar veriliyor, Ceza Genel Kurulu, bu beraat kararını bozuyor.

Soru aynı: Acaba rövanş duygusu bu kararda etkili oluyor mu?

Davanın görüşüldüğü genel kuruldaki tartışmalardan sözler yansıyor kamuoyuna... "İran'da şeriatın milim milim geldiği"ne, bizde Madımak ve Menemen'e atıflar yapılmış ve "Şeriatın yakın tehlike olduğu" belirtilmiş...

Buralardan baktığınızda da kararın oluşumunda bir "birikim"in etkili olduğunu gözlüyorsunuz. 2000'lerde yazılmış bir yazı, kimi zaman 20, kimi zaman 50 yıllık bir bagajın gölgesi altında anlamlandırılıyor ve yargı ve mahkumiyet konusu oluyor...

Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun Aydar kararında, laikliğin halkın korumasına bırakılması gerektiğinin altı çizilmişti. Eygi kararında ise, laikliğin korunması için devlet adına Yargı duyarlılığının altı çiziliyor. Bazı üyeler, "Yargı korumazsa başkaları korumaya kalkışır" şeklinde konuşmalar yapıyor. Belki haklı bir tesbit bu... Laikliğin korunması yolunda özel duyarlılığı olan kurumlar var Türkiye'de ve bunların devreye girmesi çok daha derin sarsıntılara yol açıyor. Ama laiklik gibi devletin en hassas ilkesinin, hala halk ve devlet kurumları arasında sorunlu, sık sık inanç ve eğitim özgürlüğü gibi en temel insan haklarının ihlalini gündeme getiren ve halka güvensizliğin sergilendiği bir alan halinde bulunması hayati bir problem değil mi?

Evet, hayati bir problem...

Problem, bir yandan kararları yoğun tartışmaya yol açan yargı sorununu, bir yandan toplum - devlet arasında ortak yorumlara ulaşmayan laiklik sorununu, bir yandan halka güven ve demokrasi sorununu gündeme getiriyor... Demek ki Türkiye, 2005 yılında hala en temel konularda sağlıklı uzlaşmalara varılamayan bir ülke görüntüsü arzediyor.

SİNCAN DAVASI:

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 28 Şubat sürecinin sembol hadiselerinden olan Sincan davasında, adil yargılama yapılmadığına karar verdi. Bu davada Nurettin Şirin terör örgütünün tali üyesi olmaktan 17.5 yıl hapse mahkum edilmiş, bunun 8 yılını yattıktan sonra TCK'nın yeni düzenlemesi sebebiyle tahliye edilmişti. Bu olay da Türkiye'de insanların yıllarını heba eden bir yargı sorunu bulunduğunun açık bir kanıtı olmuş bulunuyor.

Yeni Şafak, 17 Mart 2005

 

 

İlginç bir İslamcı tipi:

Mehmet Şevket Eygi

Ahmet HAKAN

Hürriyet gazetesi, 19 Ağustos 2005

 

KÖKTENCİDİR ama devrimci değildir.

Radikal takılanlara...

İçtihat kapısını açmaya çalışanlara...

Yeniyetme ve hayta İslamcılara...

Solla flört eden dindar gençlere...

Artistik şiirler yazan mücahitlere...

Tahammül edemez.

Ona göre her şey eskide olup bitmiştir:

Yazılması gereken kitaplar yazılmıştır, içtihat tamamlanmıştır, yeşil sarıklı ulu hocalar son sözü söylemiştir.

Ve şimdi yapılması gereken şudur:

O kitaplar okunmalıdır... O içtihatlara uyulmalıdır... O yeşil sarıklı ulu hocaların izinden gidilmelidir...

Sıkı bir anti-komünisttir.

Dinsiz imansız komünistlere karşı ‘ehli kitap’ Amerika’nın yanında saf tutmak gerektiğine inanır.

Bu ‘çocuksu’ ama tehlikeli inancı yüzünden muhafazakár insanları, Amerikan 6. Filosu’nu taşlayan solcuların üzerine sürmüştür ve hálá utanç içinde andığımız ‘Kanlı Pazar’ın ortaya çıkmasına neden olmuştur.

İşin en kötüsü şudur:

Bugün hálá ‘Dinsiz komünistler ülkemizi ele geçirecekti, tabii ki ehli kitap Amerika’nın yanında saf tutmalıydık’ diye düşünmektedir.

Bu arada ‘misyonerlik faaliyetleri’ne de göz açtırılmaması gerektiğine inanır.

Yani misyoner avcılarındandır.

Misyonerlik faaliyetlerini, ‘Müslüman mahallesinde salyangoz satmak’ olarak nitelendirir.

Ama kendisine ‘Hıristiyan mahallesinde satılan şerbet’ konusu hatırlatıldığında susar.

Bir de şu var:

Yalçın Küçük’ün İslami kesimdeki temsilcisi gibidir.

Yani her taşın arkasında Yahudi arar, Sabetaycı yapılanmanın çok yakında ülkeyi ele geçireceğini düşünür ve kendisini kim Sabetaycı, kim değil araştırmasına vurur.

***

Nasıl?

Donuk, tatsız, ilerlemeye kapalı, tek tipçi, yanlış bilinçli, takıntılı, tehlikeli, toleranssız, farklı yaklaşımlara kapalı bir tip değil midir bu?

Evet, öyle...

Ama gelin görün ki:

Politik olarak kendisinden fersah fersah uzak durduğumuz Mehmet Şevket Eygi, aynı zamanda İslami kesimin ‘yaramaz’ bir ‘gündelik hayat teorisyeni’ olarak da belirir.

Ne yalan söyleyelim:

Politik açıdan alabildiğine ‘tatsız’ bir adam olan Eygi, işte bu alanda acayip sevimlidir.

Paradan başka bir şeyi gözü görmeyen yeni zengin Müslümanların görgüsüzlüğünü onun kadar açık sözlü bir şekilde kimse yazamadı.

Bir ‘Şehirli Müslüman’ tipi ortaya çıkarmak için didindi, didiniyor...

Bu uğurda neler yazmadı ki?

Çayın nasıl içileceğinden tutun da ‘giyim zevki’nin önemine...

Randevuya zamanında gitmenin anlamından, ev dekorasyonunun inceliklerine...

Konuşma adabından iyi ama sade yaşamanın sırlarına....

Yani ‘şehir dini’nin istediği ‘şehirli dindar’ tipinin ortaya çıkması için elinden geleni yaptı.

Aşağılamadı ama hayli sert olmayı da bildi.

***

Bütün bunlar nereden mi çıktı?

Geçen gün yazdığı bir yazıdan...

Bir sergiyi gezmek için Ayasofya’ya giden Eygi, bakın orada kendi kendine neler düşünmüş:

‘Bu binayı tekrar Müslümanlara verseler, bizimkiler ne yapacak? Elektrikli matkaplarla o canım mozaikleri, renkli mermerleri paldır küldür delecekler ve korkunç-iğrenç hoparlörler takacaklar... Ayasofya’nın giriş kısmının zemininde 1500 senelik mermerler var. Yer yer çatlamış, aşınmış... İster misiniz bazı aklıevveller bunları söktürüp yerlerine adi Marmara adası mermerleri koymaya kalksınlar. Yaparlar mı yaparlar...’

Ne diyorsunuz?

Haklı değil mi?

O halde hep birlikte haykıralım:

Yaşasın gündelik hayat teorisyeni olarak Mehmet Şevket Eygi...

Ve bizden uzak olsun onun politik ve dini görüşleri...

 

 

Mehmet Şevket Eygi’ye göre cumhurbaşkanı

Özdemir İNCE

Hürriyet, 04 Nisan 2007

 

2 Ekim 2006 tarihli Milli Gazete’de "Türkiye’nin devlet, halk ve ülke olarak selameti bakımından nasıl bir cumhurbaşkanı seçilmelidir?" diye soran Mehmet Şevki Eygi, aradığı özellikleri şöyle sıralıyor:

1. Bu zatın kesinlikle, İslamcı, dindar Müslüman olmaması gerekir. Durum buna müsait değildir.

2. Karısının başının kapalı olmaması gerekir.

3. Üstün, güçlü, saygın ve vasıflı bir kişi olması gerekir.

4. Laik zihniyeti olabilir ama laikçi olmaması gerekir.

5. Sağcı-solcu, Sünni-Alevi, dinci-çağdaş, Türk-Kürt herkesin güveneceği, saygı duyacağı bir şahıs olması gerekir.

6. Cumhurbaşkanlığına talip olmaması, matlub (istenen) olması gerekir.

7. Bu makama ehil, layık olması gerekir.

8. Isırılamayacak, eli öpülecek bir adam olması gerekir.

9. İdeolojik tarafı olmaması, hukukun üstünlüğü prensibini kabul eden bir zihniyete sahip olması gerekir.

10. Agresif din düşmanı olmaması, dine medeni Avrupalıların gözüyle bakması gerekir.

11. Ülkedeki çeşitli görüşleri ve kesimleri barıştıracak, müşterek değerlerde birleştirecek, fitne ve fesadı önleyecek bir yapıda olması gerekir.

* * *

Mehmet Şevki Eygi, Müslüman entelektüel seçkinlerinin en üst kesiminden. Galatasaray Lisesi mezunu. Ama laik cumhuriyetle her zaman sorunları olmuş, hapse düşmüş, sürgüne gitmiş bir insan. İslamcı kadro ve (kendi deyişiyle) din baronlarıyla zihniyet ve zevk bakımından sorunları var: Mimari, iç mimari, giyim-kuşam, beğeni, etik ve estetik.

Mehmet Şevki Eygi, hangi kaygı ve ilham ile olursa olsun kabul edilebilir koşullar öne sürüyor. İronik mi, bir sarakanın ifadesi mi, ne olursa olsun hepimizin uzlaşabileceği bir mihenk taşını hizmete sunuyor. Bu 11 koşulda katılmadığım maddeler yok mu? Var! Örneğin 1. maddenin "Cumhuriyet’in kurucu temel ilkelerine bağlı" şeklinde olmasını tercih ederdim.

4. maddede "Laik zihniyetli olabilir ama laikçi olmaması gerekir" diyor ki "laik zihniyet"ten başka bir zihniyet cumhurbaşkanı olamaz.

* * *

Mehmet Şevki Eygi, koyduğu 11 koşulla, başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere hiçbir AKP’linin cumhurbaşkanı olmaması gerektiğini işaret ediyor. AKP’li biri cumhurbaşkanı olamaz ise hiçbir partiden de aday çıkamaz. O halde, cumhurbaşkanı TBMM dışından, bir akademisyen, bir diplomat, yüksek yargı organlarından birinde görevli ya da emekli biri olmalı. Bir yazar ya da bir sanatçı...

* * *

Mehmet Şevki Eygi, "Allah Türkiye’yi korusun. Ya Rabbi içimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak etme" diye yakarıyor. Onunla birlikte ben de tekrarlıyorum.

 

 

Mehmet Şevket Eygi diyor ki...

 

Özdemir İNCE

Hürriyet, 06 Nisan 2007


MEHMET Şevket Eygi Bey, 30 Mart 2007 tarihli Milli Gazete'de, "Nasıl Bir Cumhurbaşkanı Seçilmelidir?" başlıklı yazısında, feraset sahibi herkesin kabul edeceği özellikleri sayıyor gene.

Kendisinden özür dileyerek, yazısının tamamını değil, bir bölümünü aktarıyorum.

* * *

"Soru 1: Sayın Recep Tayip Erdoğan, cumhurbaşkanı olabilir mi?

Yasal olarak olabilir. AKP Meclis'te çoğunluktadır. Prosedür bakımından Çankaya'ya kolayca çıkabilir. Bu yükselişte hiçbir mahzur (sakınca) olmaz.

Soru 2: Cumhurbaşkanı olduktan sonra orada durabilir mi?

İşte bu zor olur. Yükseklere çıkmak başka şeydir, orada durmak, oturmak başka şey. Kendisini kesinlikle rahat bırakmazlar, dehşetli çekişme başlar, büyük gerginlik ve kriz olur.

Soru 3: Çankaya için nasıl bir aday lazımdır?

Böyle bir adayda bulunması gereken birinci şart, onun bir MUTABAKAT/UZLAŞMA adayı olmasıdır. Yani ülkenin güçlerinin en az yüzde doksanı bu adayı kabulde anlaşacaktır.

Soru 4: Şu anda Sayın Recep Tayyip Erdoğan Bey bu sıfata sahip midir?

Değildir. Zaten gürültü ve gerginlik de bundan kaynaklanmaktadır.

Soru 9: Sizce ideal bir cumhurbaşkanı adayının sıfatları nelerdir?

Dindar olmayacak ama din, inanç, inandığı gibi yaşamak, düşünce hürriyetine taraftar olacak. Dini tatbikatı olmayacak. Eşi ve ailesi Batı hayat tarzını benimsemiş olacak. Resmi ideoloji takıntısı olmayacak. Ülkenin dominant dini olan İslam'a karşı kin, düşmanlık, nefret beslemeyecek. Sefarad, Eşkenaz, Sabataycı kökenli olmayacak. Etnik kökeni Oğuz Türkü olursa tercihe şayandır. İçki içebilir. Laik olacak ama kesinlikle "laikçi" olmayacak. Üç-beş yabancı dil bilecek. Eşitlikçi olacak, ayrım yapmayacak. Mal ve servet beyanı şeffaf olacak. Cumhuriyet Bayramı resepsiyonuna beni ve benim gibi Türkiyelilerden birkaç kişiyi davet edecek kadar geniş ve kucaklayıcı olacak. (Sayın Ahmet Necdet Sezer, Çankaya'ya çıktığı yılın resepsiyonuna beni resmen çağırmıştı, gitmiştim, sonraki yıllarda onda yüzde seksen derecelik bir dönme ve katılaşma oldu...)

Soru 10: Cumhurbaşkanı seçimlerinde hangi değerler ve ölçüler hákim olmalıdır?

Birincisi HİKMET/BİLGELİK, ikincisi en geniş şekliyle toplumsal/milli UZLAŞMA/MUTABAKAT.

* * *

Mehmet Şevket Eygi Bey'in öne sürdüğü koşullardan sadece 9. maddede yer alanlarda kendi hesabıma bazı düzeltmeler yapacağım:

Anayasa ve cumhuriyet ilkelerine yüzde yüz bağlı olmak koşuluyla tatbikatlı dindar olabilir. Elbette, sadece İslam'a değil hiçbir dine kin, düşmanlık ve nefret beslemeyecek. Etnik köken konusunda koşulsuz olmak gerekir. Bu konuda ve "Laikçi" ve "Türkiyeli" kavram-sözcüklerinde Mehmet Şevket Eygi Bey ile maalesef anlaşmam mümkün değil.

Görüyorsunuz, birbirine 180 derece zıt iki insan, cumhurbaşkanının niteliklerinde nasıl anlaşabiliyor: Recep Tayyip Erdoğan, cumhurbaşkanı olamaz, olmamalı. O olamaz ise hiçbir AKP'li de olamaz. CHP'li de. Cumhurbaşkanı adayı TBMM dışında aranmalı.

 

Bin yıl öncesini özlemek

Mehmet Y.Yılmaz

Hürriyet, 19 Ekim 2007

 

İNTERNETTE İslamcı yazar Mehmet Şevket Eygi’nin "Dinsizlerin Safsataları" başlıklı bir yazısını okudum.

Eygi, bu yazısında "laik safsatalar" ile ilgili sorulara yanıtlar veriyor.

Sorulardan biri şöyle: "DÖRDÜNCÜ SAFSATA: Toplum din kuralları ile idare edilirse gerilik, tembellik, karanlık olur."

Eygi’
nin bu soruya yanıtı da şu: "Endülüs’te çok yüksek, çok güzel, çok aydınlık bir medeniyet vardı. Avrupalılar Endülüs’e nispeten çok geriydi. Müslümanlar, dinlerine ne kadar sarılmışlarsa, akıldan o nispette yararlanmışlar, ilerlemişler, üstün ve vasıflı olmuşlar, başkalarından yüksek olmuşlardır."

Endülüs’teki Müslüman Arap devletinin yıkılışı 1010 ile 1031 yılları arasına denk geliyor. Yani 1031’i son kabul edersek bugünden 976 yıl önce.

"Toplumun din kuralları ile yönetildiğinde daha ileri bir medeniyet kurulabilmiş olmasına" örnek olarak bin yıl geride kalmış bir medeniyeti göstermek, gerçekten ilginç.

Belli ki Mehmet Şevket Eygi günümüzden bir örnek bulmayı başaramamış çünkü böyle bir örnek yok!

Bugünkü tartışma da esasen buradan çıkıyor zaten.

Bin yıl öncesine geri dönelim mi, dönmeyelim mi?

 

Şeriata primle AB’ye girilmez

Oya ARMUTÇU

(Hürriyet, 17 Mart 2005)

Yargıtay üyeleri, ‘Laik cumhuriyete borcumuz var’ diyerek Mehmet Şevket Eygi’nin cezasını onarken, daha önce ‘laikleri dinsizlikle suçlayan’ Selahattin Aydar’ın cezasını bozan ve Başkanvekili Osman Şirin’in bizzat kaleme aldığı gerekçelere tek tek karşı çıktılar. Şirin ve üyelerin tartışması tam 5 saat sürdü.

YARGITAY Ceza Genel Kurulu’nun Milli Gazete Yazarı Mehmet Şevket Eygi’yi, mahkûm eden laiklik karşıtı düşünce açıklamalarını, yerleşik uygulamadaki gibi ‘Şiddet çağrısı yapılıp, kamu düzeni için somut açık ve yakın tehlike oluşturmaları’ halinde, 312/2’lik suç sayan kararının tam 5 saat süren bir tartışma sonunda alındığı ortaya çıktı. Tartışmaya, bir ay önce tam ters şekilde verilen ve gerekçesini Yargıtay Başkanvekili ve Ceza Genel Kurulu Başkanı Osman Şirin’in yazdığı ‘Laikliği savunanlar dinsizdir’ demeyi suç olmaktan çıkaran Milli Gazete Yazarı Selahattin Aydar’la ilgili karar, damgasını vurdu.

BENİM KADAR LAİK OLAMAZSINIZ

Üyeler, Şirin’in bizzat kaleme aldığı gerekçelere madde madde karşı çıkarken, Şirin, ‘Ben önceki kararımın noktasına, virgülüne kadar arkasındayım’ dedi. Akademisyenlerin görüşlerine atıfta bulunan Şirin, 13’e karşı 14 oyla alınan Aydar kararını şöyle savundu: ‘Hiçbiriniz benim kadar laik olmazsınız. Ben de laikliğe saygılıyım. Laiklik toplumun sigortası, barışın çimentosudur. Ama laiklik, Türkiye’nin en ücra köşesinde oturan teyzemin beynine nakşedilmiştir. Laikliği 312. madde değil halk korur.’

BİZİ BAYILTTINIZ İSYANI

Şirin,
laiklerin de Müslüman olduğunu söyleyerek, Aydar’ın yazısında, bir Müslümanın laikliği eleştirdiğine dikkat çekti. Eleştiren iki tarafın da Müslüman olduğunu belirten Şirin, 312/2’deki suçun unsurlarının oluşması için arada ‘din farklılığının’ bulunması gerektiğini savundu. Üyeler, Şirin’in bu yorumuna tepki gösterdiler. Konunun uzmanı olan 8. Ceza Dairesi’nin uygulamada bu şekilde karar vermediğine dikkat çekerek, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın itirazında da böyle bir unsur bulunmadığını vurguladılar. Şirin’in, 2 saat süren konuşmasında ısrarını sürdürmesi üzerine bir üye dayanamayarak, ‘Yargıtay 8.Ceza Dairesi böyle yorumlamıyor. Siz bayıltıncaya kadar bunu söylüyorsunuz’ dedi.

Şirin ise tüm bu eleştiriler karşısında sessiz kalmayı tercih etti ancak kararı yazmayacağını söyledi.

BUNUN ADI ŞERİATTIR

Çoğunluk görüşündeki üyeler, sanık Mehmet Şevket Eygi’nin yazısındaki ifadelere atıf yaparak, ‘Sınırsız din özgürlüğünü savunuyor. Bunun adı şeriat. Şeriata prim verilerek, AB’ye girilemez’ dediler. Eygi’nin toplumun bir kesimine karşı ‘şirret’ sözcüğü ile saldırdığı, ayrıca ‘dinsiz, sebataycı, Selanik dönmesi, rötaryen, mason, lions’ gibi kendisinin olumsuz anlam yüklediği nitelemelerle bir başka kesimin, bu kesime karşı nefret duymasına yol açacak ifadeler kullandığı belirtildi. Dava konusu yazıda başörtüsü yasağının milletin dinine yapılacak saldırı olarak nitelendiğine dikkat çekildi.

SİNCAN UNUTULMAMALI

Bir üye de, şöyle konuştu: ‘Devlet sadece topla tüfekle korunmaz. Hukukla korunur. Laikliği hukuk korumazsa, başka güçler korur. Sincan’dan geçen tanklar unutulmamalıdır. Laik hukukun sembol ismi Mahmut Esat Bozkurt’un da vurguladığı üzere ‘hukuk devletini korumak Türk yargısının işidir. Bu başka yere bırakılamaz. Laikliğe hepimizin ihtiyacı var. Laikliği korumak herkesin görevidir.’

‘Bozkurt’ laik hukukta milattır

OSMAN Şirin’in, Mahmut Esat Bozkurt’la ilgili sözleri de sert eleştirildi. Şirin’e, ‘Bir dönem kapanmış, Yargıtay’ın bakış açısı değişmiş olamaz. Bu sizin görüşünüz Yargıtay’ın değil. Hukukta milat bir kere gerçekleşmiştir. Tek milat vardır. O da Mahmut Esat Bozkurt’un, laik hukuk devrimini başlattığı milattır’ yanıtı verildi.

RESMİ İDEOLOJİ

Üyeler, Şirin’in, gerekçesinde resmi ideolojiyle ilgili görüşlerine de tepki göstererek, ‘Resmi ideoloji hükümet politikası değil, devlet düzenidir. Hükümet politikaları, iktidarın dayatmacı keyfi uygulamaları resmi ideoloji değildir’ dediler.

KARAR GECİKTİ

Üyeler, Şirin’in Aydar kararının gerekçesini yazmayı 2.5 ay geciktirip, mahkemenin direnme yolu açıkken ve daha karar kesinleşmemişken, ‘Yargıtay’ın iradesi değişmiş’ gibi kararın Yargıtay’ın web sayfasında yayınlanmasına da tepki gösterdiler. Şirin, bu konudaki sorumluluğun kendisine ait olduğunu belirterek, özeleştiri yaptı.

 

 

Şimdi tekrar konuşalım

Oktay EKŞİ

(Hürriyet, 17 Mart 2005

DÖNDÜK
dolaştık aynı yere geldik. Bakalım yeni Ceza Yasası’na koydukları 30’a yakın hükümle gazetecileri hapishanelerde ağırlamaya hazırlanan Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı ile onun halen ‘Kraliçe’nin Muhalefeti’ rolü oynayan işbirlikçisi CHP (daha doğrusu Deniz Baykal) ne yapacaklar?

Dönüp dolaşıp geldiğimiz noktayı yukarıdaki cümleler yeterince açıklamıyor. O nedenle biraz geriye gidelim:

Milli Gazete yazarı Selahattin Aydar hakkında ‘Laikliği savunanlar dinsizdir’ diyerek düşmanlık saçan bir yazısı nedeniyle 1 yıl 8 ay hapis cezası verilmiş ancak bu hüküm Yargıtay Ceza Kurulu tarafından bozulmuştu. Buna ilişkin gerekçede ‘Laikliği yasalarla korumaya artık ihtiyaç yok, artık halk korusun’ denmesi ve laikliğin ‘resmi ideoloji’ olarak nitelendirilip yargının resmi ideolojiyi korumak gibi bir görevi olmadığının ileri sürülmesi kıyameti koparmıştı. Kısaca Yargıtay kendisini, bir parçası olduğu sistemden ayrı gördüğünü ilan etmişti.

Aydar’ın yazdığı gazetede bu defa Mehmet Şevket Eygi, ‘gizli ve derin devlet idarecilerinin Müslümanlara din hürriyeti tanımadığını’ öne süren bir yazısı dolayısıyla 1 sene 8 ay hapse mahkûm edildi ve bu karar, aynı Yargıtay’ın Ceza Kurulu tarafından 4 oya karşı 24 oyla onaylandı. Çünkü Yargıtay Ceza Kurulu bu defa merhum Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un, ‘(Laik) Hukuk devletini korumak Türk yargısının işidir. Bu görev başkasına bırakılamaz’ görüşünü benimsedi. Kısaca Yargıtay laik cumhuriyeti koruma görevinden vazgeçmediğini ve geçmeyeceğini dünyaya bir kere daha ilan etti.

Bu karar, çağdaş Türkiye için sevindirici. Ama mesele orada bitmiyor:

Biliyorsunuz bir süredir bir başka konu tartışılıyor. Bizim de dahil olduğumuz bir kesim diyor ki: ‘Ne insanlar düşünceleri nedeniyle suçlansın ne de gazeteciler görevlerini yaptıkları için hapse atılsın.’

Bu, ‘devletin kendini ve duyarlıklarını koruma hakkı olmasın’ demek değil. Bu amaçla kimseye ceza verilmesin demek de değil. Bu -ilke olarak- bu tür eylemler nedeniyle ‘hapis cezası’ uygulanmasın demek.

Nitekim geçen yıl haziran ayında çıkan 5187 sayılı Basın Yasası, bu anlayışa göre yapıldı. Ama iki buçuk ay sonra aynı Meclis’ten çıkan 5237 sayılı yeni Ceza Yasası 30’a yakın (bize göre 23) eylem nedeniyle gazeteciye hapis cezası verilmesini öngörüyor. Aydar ile Eygi’ninkiler de bu hükümler arasında bulunuyor.

Şimdi biz diyoruz ki: ‘laik cumhuriyet her yerde, her zaman korunmalıdır. Bu amaçla elbet ceza uygulanabilir. Ama bu ceza -pek az istisna bir yana- hapis cezası olmamalıdır.’

Selahattin Aydar
’a ve Mehmet Şevket Eygi’ye bizden yakın saydıklarından emin olduğumuz Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarına şimdi soruyoruz:

Yeni Ceza Yasası’nın uygulanmasını 6 ay erteleseniz, bu sırada hem yürürlükteki Ceza Yasası’nın, hem de yeni yasanın itiraz konusu hükümlerini gözden geçirip laik ve demokratik hukuk devletine uygun yaptırımlar getirseniz doğru olmaz mı?

Ana muhalefet partisine bir şey demiyoruz. Çünkü onlar bu tartışmaların Türkiye’de değil Ukrayna veya Beyaz Rusya’da yaşandığını sanıyor galiba.

 

 

Müslümanlara mektup

 

Emin ÇÖLAŞAN

(Hürriyet, 01 Temmuz 2003)

SEVGİLİ din ve iman kardeşlerim, biz hepimiz bir ümmet teşkil ediyoruz. Ümmet en medeni, en olgun, en faziletli, en şerefli topluluk demektir.

Biz maalesef bir İslam Ümmeti olmamışız ve bugünkü acınacak, perişan duruma düşmüşüz. Bizim topluluğumuz şu anda yığınlardan veya sürülerden ibaret olan bir kuru kalabalıktır.

Sizlere yazmış olduğum bu mektubu dikkatle okumanızı istirham ediyorum.

Biz l950'den bu yana 40 bin cami binası, bu iş için trilyonlarca dolar harcama yaptık. Ama bunlar İslam medeniyetine ve kültürüne uygun, güzel, estetik, vasıflı binalar olmadı. Bunların mihraplarına geçecek kaliteli imamlar, minberlerine çıkıp hutbe okuyacak kaliteli hatipler, Müslümanları uyaracak kaliteli vaizler yetiştirmeyi düşünmedik. Kalite son derece düşük ve yetersizdir.

70 bin camiye hela, imam ve müezzin lojmanı yaptırdık. On binlerce camiye kalorifer yaptırdık, pahalı klima cihazları taktık. Camileri hoparlörle, ışıldakla, vantilatörle doldurduk. Evet, bunlara trilyonlarca dolar harcadık son 50 yıl içinde.

Bütün gücümüzü Kuran kursu, imam hatip mektebi, İlahiyat fakültesi açmaya sarf ettik. Hesabı yapılsa, bunlara akıllara durgunluk verecek miktarlar harcadık.

Daha bitmedi. Bir takım DİN BARONLARI için her yıl milyarlarca dolar para topladık. Bu paraların yerli yerince, akıllıca harcanıp harcanmadığını hiç sorgulamadık, kontrol etmedik.

Ramazanlarda birtakım dini cemaatler beş yıldızlı lüks otellerde bin kişilik ihtişamlı, israflı, gösterişli, günahlı iftarlar veriyordu. O fücur
(günah) yuvalarında verilen iftarlar yüce dinimize uygun muydu?

Zengin olan Müslümanların çoğu ipin ucunu kaçırdı, şaşırdı, dağıttı. Milyon dolarlık lüks meskenler, yüz binlerce dolarlık yazlıklar, lüks limuzinler, israf, safahat, rezalet, gırtlağa kadardı.

Biz bir sürü hizip, fırka, grup, cemaat ve tarikata ayrıldık ve birbirimizle çekişip tepişmeye başladık. Yığın ve sürü haline gelen on milyonlarca Müslüman şu anda vahim bir kırsal kesim ve varoş zihniyeti, marjinallik, parçalanmışlık içindedir.

Din düşmanlarının ve din sömürücülerinin oyuncağı ve maskarası durumuna düşmüş bulunuyoruz.

Hazretim yanılmaz! Bizim cemaatin ulu zatı hata etmez! Hocaefendi yanlış yapmaz!.. Sorgulama yok, hesap sorma yok, kontrol yok. Bu şartlar altında ümmetin işleri elbette kötüye gider.

Bizi mahvedenler militan din düşmanları değil, içimizdeki din sömürücüsü, din rantı yiyen işbirlikçi, hain alçaklardır.

* * *

Özellikle son cümleyi lütfen bir kez daha okuyun. Bu yazıyı ben yazmadım. İslamcı Mehmet Şevket Eygi'nin, Saadet Partisi'nin yayın organı Milli Gazete'nin dünkü sayısında yayınlanan yazısından biraz kısaltarak aldım. Eygi bir İslamcı. Ama yazısının altına imza atarım. İslamcılar içerisinde böyle insanlar olması, onların ender de olsa gerçekleri görmesi çok güzel.

Evet, Türkiye'de din baronları var. Bunlar siyasette, ticarette, eğitimde, sağlıkta, her alanda Müslümanları sömürüyor. Tarikat şeyhleri, holding patronları, ticaret erbabı, cemaat önderleri...

Güzel dinimiz din olmaktan çıkarılmış, birilerinin siyasal, kişisel ve parasal hırslarına, rant kavgasına alet edilmiş durumda.

Müslümanlara din adına hurafe, yalan, üçkağıt yutturuluyor, bu yolla para tırtıklanıyor, hortum yapılıyor. Ortalıkta siyaset bezirganları, din tüccarları türemiş. Ulaşabildikleri Müslümanları ‘‘Allah peygamber Kuran’’ deyip elbirliği ile soyuyorlar, ulaşamadıklarını ise dinden imandan soğutuyorlar. Din baronları lüks ve saltanat içinde yaşıyor. Çocukları imam hatip'te değil, Türkiye'nin seçkin kolejlerinde veya yurtdışında okuyor. Türban, sömürü çarkının en önde gelen unsuru.

Hırsız, namussuz, vurguncu arasında İslamcı, laik ve saire ayırımı olmaz. Hırsız hırsızdır ve üzerine gidilmelidir. Vurguna, sömürüye, siyasal rant kavgasına hele Müslümanlığı alet etmek, bence en büyük günahtır.

Biz Türkiye'de işte bunu yaşıyoruz.

Dinimizin güzel yanlarını bir yana bırakmışlar, dindaşlarını kandırıp kendileri krallar gibi yaşıyorlar. Din sömürüsüyle iktidar olup din ticaretiyle zenginleşiyorlar. Ahhh, bu oyunlara alet olan zavallı bilinçsiz, fakir fukara Müslüman!

Mehmet Şevket Eygi ne güzel yazmış, altına imzamı atıyorum.

 

 

Eygi'den ‘Sabetaycılar’ kitabı
 

Hürriyet, 17 Eylül 2000

 

İslami kesimde farklı ve aykırı düşünceleriyle tanınan Mehmet Şevket Eygi bu kez Sabetaycıları anlatan bir kitap yazdı. 'Yahudi Türkler Yahut Sabetaycılar' adlı kitap, Sabetaycı olduğunu açıklayan Ilgaz Zorlu'nun kurduğu ZVİ-Geyik Yayınları tarafından yayımlandı.

İSLAMCI yazar Mehmed Sevket Eygi, son kitabında Türkiye'de ‘dönmeler’ diye de bilinen ‘Sabetaycılar’ı anlattı. Eygi'nin ‘İki Kimlikli, Gizli, Esrarlı ve Çok Güçlü Bir Cemaat Yahudi Türkler Yahut Sabetaycılar’ adlı kitabı, yıllarca içe kapalı olarak yaşayan Sabetaycıları, ‘Evet Ben Selanikli’yim-Türkiye Sabetaycılığı' adlı kitabıyla kamuoyunun gündemine oturtan Ilgaz Zorlu'nun kurduğu Zvi-Geyik Yayınları tarafından basıldı.

Kitabın, yayınevi tarafından yazılan tanıtım yazısında Eygi'nin 10 yılı aşkın süredir ‘Sabetay Sevi ve Türkiye Sabetaycılığı’ konusunda makaleler yazdığına dikkat çekilerek, ‘‘Şunu kabul etmek gerekir ki Mehmed Şevket Eygi, sabetaycılık sorununun İslami platformlarda ve Müslümanlar arasında tartışılmasını sağlayan kişidir' denildi.

YAKIN TARİHİ ÇÖZMEK İÇİN

Mehmed Şevket Eygi, 10 yılı aşkın süredir yazdığı yazılardan derlenen kitaba yazdığı ‘Birkaç SÖZ' başlıklı önsözde, yakın tarihi çözmek için Sabetaycılığa ‘ciddi ve ilmi' yaklaşmak gerektiğini vurguladı. Eygi'nin ‘Birkac SÖZ'ünde şunlar yer aldı:

‘‘İzmir'de 1626'da doğmuş, Haham olmuş, Yahudilerin beklediği mesih olduğunu iddia etmiş, 1676'da Berat'ta sürgünde ölmüş Sabetay Sevi, Türkiye'nin yakın tarihine dolaylı olarak damgasını vurmuş çok önemli bir şahsiyettir. Zahirde Türk ve Müslüman görünen, gerçekte ise Sabetay Sevi'nin yolundan giden, kendilerine ‘Selanik dönmeleri', ‘Selanikliler', ‘Avdetiler', ‘Sabetaistler' gibi isimler verilen bu gizli, esrarlı cemaat, bence, şu anda Türkiye'nin en güçlü lobisini teşkil etmektedir. Sabetaycıları bilmeden, güçlerini ve tesirlerini hesaba katmadan, Türkiye'nin siyasi yapısını, resmi ideolojisini anlamak, zihinlere takılan sırların içyüzünü fehm etmek mümkün değildir. Bu konuya, ciddi ve ilmi araştırmalar seviyesinde yaklaşmadan, yakın tarihimizi çözmek mümkün olamaz. Elinizdeki kitap, meseleyi ve konuyu gündeme getirmek maksadıyla yazılmış fıkralardan ibaret olup, şimdiye kadar su altında tutula gelen Sabetacılık hakkında aydınlatıcı bilgiler vermektedir.’’

Eygi'nin kitapta yer alan makalelerinde sık sık Sabetay lobisinin, Türkiye'nin en güçlü lobisi olduğu vurgulanıyor ve yer yer Sabetaycılar, Müslümanlara karşı ‘düşmanlık ve saldırı' yapmakla suçlanıyor. ‘Türkiye Yahudilik ve Sabatizm Enstitüsü' ile ‘Ermenilik Araştırma Enstitüsü'nün kurulması gerektiğini belirten Eygi, ‘‘Müslümanlardan büyük paralar toplayan zengin ve büyük cemaatlerin de ilmi araştırma konusuna önem vermeleri gerekir' diyor.

DÖNME OLDUKLARINI SÖYLEMİYORLAR

Kitabın ‘Mübadele Cilveleri' başlıklı ilk makalesinde, 1924'deki nüfus mübadelesi sırasında, Sabetaycıların, diğer Yahudiler gibi Yunanistan'da kalmak istemeleri, ancak bunun kabul edilmemesi anlatılıyor. Kitapta yer alan makalelerdeki ilginç saptamalardan bazıları şunlar:

Bugün Türkiye'de 3 büyük baskı grubu, lobi saltanat sürmektedir. Bunlardan biri masonluktur. Diğerleri, musevi-siyonist lobisi ile ortodoks yahudiliğin dışında gizli bir teşkilat olan Sabetaistler-Selanik dönmeleridir.

Sabetaistlerin ve siyonistlerin lehine, eski gücünü yitirmiş olmasına rağmen Masonluk, Türkiye'de, elan yıkıcı siyasi faaliyetler yapan bir lobidir.

Şu anda Türkiye medyasının en büyük ve müessir kısmı Sabatistlerin kontolündedir. İstanbul'da büyük bir liseleri vardır. Masonlar ve Siyonistler bunların yanında solda sıfır kalırlar.

Dönmeler, dönme olduklarını söylemiyorlar. Karşımıza Atatürkçü, laik, çağdaş, akılcı olarak çıkıyorlar.

Yayınevini Ilgaz Zorlu kurdu

Kendisi de Sabetaycı olan Ilgaz Zorlu tarafından kurulan yayınevinin ilk adı Zvi, Türkçe'de ‘Sabetay Sevi'nin soyadının İbranice yazılışından kaynaklanıyor. ‘Zvi'nin İbranice anlamı ‘Geyik' de yayınevinin ikinci adını oluşturuyor. Ağustos ayının son günlerinde dağıtımı yapılan 208 sayfalık kitap 3 milyon 750 bin liraya satılıyor. Kitabın son bölümünde Sabetay Sevi ve Sabetacılıkla ilgili fotoğraflar yer alıyor.

ÜNLÜ SABETAYCILAR

Kitapta ‘Yahudi' ya da ‘Sabetaycı' oldukları iddia edilen isimler şunlar:

Tanzimat Başvekillerinden Ahmet Vefik Paşa'nın dedesi, Kıbrıslı Kamil Paşa, Halide Edip Adıvar'ın babası Mehmed Edip Bey, Ziya Gökalp'le birlikte Türkçülük yapan Alp Er (Asıl adı Mohiz Kohen), Maliye nazırı Cavit bey, Ahmet Emin Yalman, Abdi İpekçi, DP dönemi bakanlarından Emin Kalafat, Halil Bezmen, Akın Birdal'a suikast düzenleyen Tufan Güraltay.

 

 

‘‘Müslüman ve Para’’

   Emin ÇÖLAŞAN

(Hürriyet, 21 Haziran 1998)

Şeriatçalara bazen aynı şeyleri düşünüyoruz. Bunlardan biri, Mehmet Şevket Eygi isimli yazar. Fazilet'in yayın organı olan gazetede ilginç yazılarını sık sık okuyorum.

Görüşlerinden çoğu bana ters geliyor, ama belli konularda ‘‘Aferin Eygi, doğru yazmışsın’’ diyorum.

Örneğin din tüccarlarına ve din sömürücülerine açık bir biçimde karşı çıkıyor.

Bunların gözünü para hırsının bürüdüğünü, bu üçkâğıtçıların Müslümanlığı kendi çıkarları doğrultusunda kullandıklarını hiç korkmadan ve çekinmeden yazabiliyor.

Birkaç gün önce yayınlanan ‘‘Müslüman ve Para’’ başlıklı yazısında özetle şunları söylüyordu:

***

‘‘Bir insanın sağlam Müslüman olduğunu anlamak için onun parayla, maddeyle ilgili tarafına bakmak gerekir.

İyi bir Müslüman elbette namaz kılacak, oruç tutacaktır. Ancak iş bununla bitmez. Para ve madde konusunda doğru değilse, namaz da kılsa, oruç da tutsa, o adam bozuk Müslümandır.

Bugün İslam'ı ağzından düşürmeyen, kendisini çok dindar gösteren, salih (yetkili) ve mütteki (Allah'tan korkan) pozlarına bürünen öyle çürük kişiler vardır ki, para ile ilgili muameleleri son derece kötüdür.

Piyasada öyle dindar geçinen kişiler var ki, senet imzalar, vadesi gelince ödemez. Çek verir, o da karşılıksız çıkar. Böyle dindarlık olur mu?

İyi Müslüman, mal ve para için kuduzca çırpınmaz.

İyi Müslüman, yalan dolanla, hileyle para hortumlamaz.

Bazı çürük ve seciyesiz adamlar Müslümanlığı, İslamcılığı, mücahitliği, dini hizmet ve faaliyetleri ticaret konusu haline getirmişlerdir ve bu yolla büyük servetler vurmaktadır. Böylelerinden hayır gelmez. Bunlar İslam'ın paralı askerleridir. Din hizmetleri paralı askerlerle yürümez.

Para ve madde konusunda sağlam olmayan, İslam'ı kendi şahsi zenginliklerine alet edenleri içimizden temizlemedikçe kurtulamayız.

Böylece malum ola.’’

***

Mehmet Şevket Eygi, bu kesimin içinden gelen biri. Müslüman geçinen bazı tiplerin hangi dümenleri çevirdiğini çok iyi biliyor. Bunları elbette tek tek açıklaması mümkün değil.

Anımsayınız, birkaç gün önce burada, İslamcı medyanın önde gelen isimlerinden birinin bana gönderdiği mektuptan söz etmiştim. O da aynı şeyleri söylüyordu:

‘‘Bizde her şeyi eleştiremezsiniz. Sadece hedefte olan karşı taraf vardır. Oraya atış serbesttir, ama kendi gözümüzdeki çöpü görmemiz yasaktır. Özeleştiriye bile cesaret edemeyiz.

Oysa bizim kesimde (dinci kesimde), bizim kurumlarda, bizim insanlarda öyle yanlışlıklar, istismarlar, yolsuzluklar var ki, sizler bile o boyutu tahmin edemezsiniz.

Çok iyi bildiğimiz bizdeki yolsuzlukları, bizdeki sahtekârlıkları, bizdeki ahlaksızlıkları dile getirmek isterdim. Yapamıyorum...’’

***

İslamcı kesimin içinde elbette düzgün ve namuslu insanlar var. Ama bunların eli kolu bağlı. Üzerlerindeki baskı nedeniyle konuşamıyorlar, bildikleri üçkâğıtları açıkça söyleyemiyorlar.

Oysa biz bu özgürlüğe sahibiz.

Aklımız, mantığımız, vicdanımız ve mesleğimiz ne gerektiriyorsa, onu açıkça yazabiliyoruz.

‘‘Atatürkçü’’ geçinen bir hırsızı, bir namussuzu yakaladık mı, yerden yere vuruyoruz.

‘‘Bu hırsız bendendir. Bunu korumalıyım’’ anlayışıyla hareket eden kimse, önce kendi vicdanına ve Allah'a karşı sorumludur.

Ama işin içine ‘‘Allah’’ kavramını soktuğunuz zaman, karşınıza bu tipler dikilir!..

Çünkü Allah'la kulun arasına girmişlerdir! Kendilerini, Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi olarak yutturmaya yeltenirler...

Çünkü kişisel, siyasal ve parasal çıkarları bunu gerektirir!

Müslümanlığın kendi tekellerinde olduğunu zannederler.

Fakir fukara Müslümanları sömürür, kandırır ve kendilerine para hortumlarlar.

Bu amaçla örgütlenirler. Holdingler, şirketler vesaireler kurarlar.

Milyonlarca Müslüman aç ve işsiz gezerken, bu kesim krallar gibi yaşar. Altlarında Mercedes, BMW arabalar, yalılar, villalar...

Ama cami avlularında o fakir fukara Müslümanlardan para toplamayı ihmal etmezler! Ramazan ayında düzenledikleri iftar sofralarında kuş sütü eksik değildir. Medyayı, kameraları davet ederler, hem tok ağırlaması, hem de kendi reklamlarını yaparlar.

Fakir fukara Müslümanlara imam hatip, türban nutukları atarlar.

Oysa kendi çocukları, gelinleri vesaireleri imam hatip'e gitmezler. Onlar kolejlerde, en seçkin okullarda okur. Başları bağlı değildir. Türban kullanmazlar!

Mehmet Şevket Eygi, bunları ‘‘din baronları’’ olarak tanımlıyor.

Allah'ı, Peygamberi, Kuran'ı ve fakir fukara Müslümanları sömüren ve bu kavramları kullanıp kişisel, parasal ve siyasal çıkar sağlayan üçkâğıtçılar...

Bunların bütün gıdası, ülkemizdeki ‘‘eğitimsizlik’’ olayından kaynaklanır. İnsanların eğitim düzeyi böylesine düşük, cehalet düzeyi böylesine yüksek olduğu sürece, kandırmaca devam edecek.

Ama gün gelecek, gerçek Müslümanların çoktan farkına vardığı bu pisliği herkes görecek.

Acaba Allah'ın adını kullanarak yaptıkları vurgunlar, yanlarına kâr kalacak mı?

 

 

‘‘Ezan güzel okunsun’’ diye,

 

Pavarotti Müslüman mı olsun?
 


Kurthan FİŞEK

(Hürriyet, 12 Ağustos 1997)

Mülkiyeli köktendinci ağabeyimiz Mehmet Şevket Eygi'nin unutulması mümkün olmayan sözlerini tekrarlamama izin verin...

‘‘Ezan güzel okunsun diye, Pavarotti'nin Müslüman olmasını mı bekleyelim?''

Köktenlâik kesimde gülüşmelerle karşılandıydı bu sözler...

Köktendinci kesimde ‘‘şaşkınlık'', ‘‘asabiyet'' ve ‘‘tereddüt'' olduydu.

Unutuldu gitti.

* * *

Aradan zaman geçti.

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, ilginç bir genelge yayınladı.

‘‘Çok camili yerlerde, merkezi camiden, sesigüzel bir imam okusun ezanı... Öbürleri de hoparlör kullanmasın...''

Kıyamet koptu. ‘‘Ezanı susturacaklar...''

* * *

Muhalefette elbette muvafakat olmaz...

İsteyen muhalefet eder, belki ‘‘iktidar'' bile olur. Haklarıdır.

Seçim sandıklarının yüzde 54'ünün jandarma denetiminde olması ‘‘problem'' yaratmazsa...

* * *

Ama, başkaları kullanılmasın...

Hasan Celal Güzel çok iyi, özlü, etkili konuştu.

28 Şubat muhtırasını yorumluyordu kendi aklınca...

‘‘10 adamım olsa genelkurmayı o an basardım...''

10 adamla genelkurmay başkanlığını basmaya kalkışanlara ‘‘meczup'' denir.

Hele, Türkiye gibi büyük bir yerde, ‘‘10 adam'' bile bulamıyorsa...

Refah Partisi, şu anda, Hasan Celal Güzel'i kullanıyor, kışkırtıyor, fıştıklıyor. O da gaza gelip konuşuyor.

Anayasa Mahkemesi, Refah Partisi'ni kapatırsa, RP üst yönetimi siyasetten yasaklanırsa, Hasan Celal Güzel beyefendi, İslâmi hareketin lideri olacak...

Güldürmeyin! Yedirmezler...

* * *

Zor bir haftaya giriyoruz... Anayasa Mahkemesi, RP'yi kapatırsa, ilk genel seçime kadar, RP, kimin, hangi partinin çatısı altında örgütlenecek?

RP'yi kapatabilir Anayasa Mahkemesi...

Ama, Anayasa Mahkemesi'nin kapatmasına gerek yok... Çiller'in gazına gelip kendilerini yok ettiler. Üzülmemek elde değil...

Demokrasi çoksesliliktir.

Sen söylenmesen, ben homurdanmasam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?

* * *

Zor bir haftaya girdik. Yüce meclisin çatısı altında problemler yine çıkacak... Yumruklaşma bile olabilir.

Bundan kim kazançlı çıkacak?

Dört kamuoyu araştırma şirketinin, ‘‘Bugün seçim olsa ne halt edersiniz?'' sorusuna gelen cevapların yüzde dağılımı geçti elime...

ANAP - % 18

RP - % 18

DSP - % 17

CHP - % 16

DYP - % 14

DTP - % 6

ÖBÜR - % 11

* * *

Pazartesi günlerini sevmiyorum... Haftaya ‘‘öngelmek'' (takaddüm etmek) zor zenaat...

Ezan sesiyle uyanmak...

Tank-postal sesiyle uyanmak...

Başka seçeneğimiz yok mu?

 

'Huzurunuza varıp irşad olabilsem'

 

Bülent GÜNAL


Geçmişin iki farklı görüşten ismi canlı yayında buluştu. Cem Karaca Milli Gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi'yi överken, Eygi mütevazıydı
Hayatlarının bir döneminde iki ayrı kutupta yer alan ve bu uğurda yurt dışında sürgün yaşayan iki ünlü isim... Biri Cem Karaca diğeri ise Mehmet Şevket Eygi. Bu iki isim önceki gece bir TV programının canlı yayınında buluştu. Aslında ikisi de bir zamanlar farklı sebeplerden sürgün olmuştu. Türk rock müziğinin efsanevi ismi Cem Karaca, 1970'li yıllarda komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle aranmış, 1979'da Almanya'ya kaçmış ve 1987'de Turgut Özal'ın desteğiyle Türkiye'ye dönmüştü. Milli Gazete yazarı Eygi ise, 'din esasına' göre devlet düzeni istediği gerekçesiyle 163'üncü maddeden yargılanmış, hapis yatmıştı.

SÜRPRİZ KONUK
Önceki gece yayınlanan 'Tanıklar' programının ana konuğu Milli Gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi'ydi. Programın ilerleyen saatlerinde canlı yayına telefonla sürpriz bir konuk katıldı. Arayan, Anadolu ezgilerini pop-rock'la harmanlayan, Türk rock'ının efsanevi ismi Cem Karaca'ydı. İşte canlı yayında Cem Karaca'yla Milli Gazete Yazarı Mehmet Şevket Eygi arasında geçen diyalogdan bölümler:

ÜSTADIMA SAYGILAR
Cem Karaca: Saygıdeğer Mehmet Şevket Eygi ve diğer konukları can olarak anlamlandırmayı, adlandırmayı bir görev biliyorum. Bu bir... İkincisi, saygıdeğer Mehmet Şevket Eygi'nin en önemli konumu, İslam'ın estetiğiyle çok ilgilenmiş ve ona çok önem vermesidir. (...) İslamın sadece seccade, tekke ve tesbihten ibaret olmadığını ben Mehmet Şevket Eygi Beyefendi'den, üstadımdan...

Mehmet Ş. Eygi: Estağfurullah...

C.K.: İslam'ın ne olduğunun anlaşılması için daha iyi bir boyutta irdelenmesi gerektiğini anladım. Kendisine saygı, sevgi ve muhabbetlerimi iletmek istiyorum aracılığınızla.

M.Ş.E.: Bilmukabele.

C.K.: Keşke bir vesile olsa da huzurunuza varıp biraz irşad olabilsem!

M.Ş.E.: Estağfurullah.

Aynı çizgide değiliz ama onu kutlarım
Zaman zaman 'o artık sağcı' sözlerine de maruz kalan Cem Karaca, Mehmet Şevket Eygi'ye duyduğu saygıyı gizlemiyor. Kendisiyle telefonda görüştüğümüz Karaca, "Mehmet Şevket Eygi'nin Türkiye'nin düşün hayatında özellikle de İslami düşüncede çok önemli bir yeri var" diyor ve ekliyor, "Sayın Eygi, hoş sohbet, mütevazı, ağırlığının idrakındaki herkes gibi az ve öz konuşan biri. Aynı çizgide, fikirde olmamama rağmen İslama yeni bir boyut kattığı için kutlamak istedim. Çünkü Eygi, İslam'ın ruhunda olmasına rağmen hep gözardı edilen estetik kavramının altını çize çize belirten saygıdeğer bir zat. Yazılarını da zaten hep takip ederim."

BEKTAŞİYİM VE LAİKİM
Cem Karaca, Eygi'yle Flash TV'de çalıştığı dönemde tanışmış. İlk ve son karşılaşmaları da bu olmuş: "Ayaküstü yaptığımız sohbet sonunda Eygi'yi kafamda daha doğru bir yere oturttum. İslam izbelerin, tekkelerin, karanlığın değil, ışığın yeridir. Bektaşiyim ve laik biriyim. Ama insanların gerçek anlamdaki İslami yaşamalarının da yanındayım. Sayın Eygi'yle muhtemelen siyasi tercihlerimiz asla aynı olmayacaktır." (Sabah, 17.08.2001)

 

Tarabya'da aşk başka, Papa duaya başlamasa...

 

Tevfik Yener

 

Pala bıyıklı delikanlı ağacın gölgesine çöktü. Mğferle karışık uzun şapkasını çıkarırken arkadaşına fısladı:

-Karı çok civelek. Az ötesinde sere sepre oturan, dünyaca ünlü sinema yıldızını kastediyordu.

Arkadaşı güldü:

-Bıyığın yana kaykılmış lan. Sen bir garip sineksin, kendi işine bak. Herifler söylediğini anlarsa ikimizi de kovarlar.

Takma bıyığını düzelten delikanlı sesini çıkarmadı.

İk Türk figüran, İngiliz-Amerikan yapımı "Hafif Süvari Alayının Hücumu" filminde iş bulmuşlardı. Kırmızı süvari ceketleri, uzun şapkalar, mızraklar, harika atlar ve Yeşilçam'da görülmemiş para...

Filmin baş kadın oyuncusu, sinemanın en güzel kadınlarından Gayle Hunnicut idi. İnce ve düzgün burnu, cazibeli dudakları ve asillere özel yüz çizgileriyle farklı tipti Hunnicut. Bizim sosyeteden Ahu Tuğbay, ikizi kadar benziyor Gayle Hunnicut'a...

Film, Kırım Savaşı'nı anlatıyordu. Ağırlıklı olarak Kilyos çöllerinde çekiliyordu. Bizim figüranlar keyifliydi. Hem, Yeşilçam ağaları kadar yevmiye alıyorlar, hem de Gayle Hunnicut'un frikiklerini seyrediyorlardı.

O gün Tarabya Garaj Restaurant'ta oturuyordum. Orayı hiç bir yere değişmem. Mezesi, yemesi, içmesi, üslubu taaaaa eski İstanbul'u getirir yüreğinize... Garaj'daki incelik ve dost muhabbeti, en lezzetli mezedir.

O eşsiz lakerdasından bir yudum alırken...

Onları gördüm.

Sarmaş dolaş teknenin kıçına oturmuşlardı.

Fırladım, el salladım. Onlar da karşılık verdi.

-Yemeğe buyrun..., dedim.

Tarabya'ya kıçtan yanaşır tekneler ve merdivenlerini karaya, sahil yolunun kaldırımına indirirler. İki adım attım. Benim kim olduğumu çıkarmaya çalışıyorlardı.

Tanıttım kendimi "Hani, sansürcülerin baskısına karşı yayın yapmıştım da, bana teşekkür için gazeteye gelmişlerdi ya..."