Hayat tarzının yeniden üretilmesi ve
Mehmet
Şevket Eygi’ye dair
AHMET TURAN ALKAN
Ahmet Turan Alkan -
t.alkan@zaman.com.tr - Sayı: 557 -
08.08.2005
Dört-beş sene kadar önce
nadir İstanbul ziyaretlerimden birinde yolumuz Çamlıca tepesinde İstanbul
Belediyesi’nin işlettiği bir lokantaya düştü. Adını hatırlamıyorum. Farklı bir
lokantaydı bu. İskemle yerine sedirler, masa yerine sini sofralar konulmuştu
ve Osmanlı mutfağının
yemekleri veriliyordu. Vakit akşamüstü idi, ortalık karardı, birilerinin
lambaları yakmasını beklerken bir garson gelip masanın üstündeki kandil benzeri
bir eski aydınlanma aracını tutuşturup gitti. Arkadaşıma sordum, bu lokantanın
‘tarz’ını, Mehmet Şevket Eygi’nin biçimlendirdiğini söyledi.
“İyi ama ne yediğimi göremiyorum ki” diye yakındığımı hatırlıyorum.
Mehmet Şevket Eygi beyi gıyâben tanıyorum; onda en çok dikkatimi çeken şey,
kendi hayat görüşünü uygulamaya geçirmek konusunda gösterdiği kararlılık
olmuştur. Giyimi, yazı üslûbu, konuşması, meselelere bakışı kendine mahsustur.
Bazı röportajlarında Sultanahmet semtindeki küçücük evini de kendi zevkine göre
döşediğini görmüştüm. Bir şeylere direnen bir adam olarak dikkatimi çekmişti.
Geçenlerde Milli Gazete’de tatilini nasıl geçirdiğini hikâye eden bir yazısını
okudum, hoşuma gitti; bir nevi günlük tarzında kaleme aldığı bu yazı, Sayın
Eygi’nin gündelik hayatını nasıl “kendi üslubuna” göre yaşadığını gösteren küçük
dikkatlerin süslediği hoş misâllerle dolu.
Hayatını “kendi üslûbuna” göre yaşamak kararlılığını gösteren kaç kişi çıkar;
memleketin bilmediğimiz köşelerinde daha başka kaç Mehmet Şevket Eygi vardır?
Azlıklarından şüphe etmeyiz, şüphe götürmez bir başka husus ise, bu dirâyeti
gösterebilenlerin etraflarında tuhaf karşılanmalarıdır.
Mehmet Şevket Eygi’ye bir “Estet” diyebilir miyiz? Batı felsefesindeki karşılığı
ile estet, “güzeli en üstün, en yüce değer kişi” anlamına geliyor; bu mânâ, bir
Müslüman’ı tarif etmek için kullanılamaz çünkü Müslüman’ın “en üstün, en yüce
değer” saydığı kavram başkadır; güzeli sevmek ve takdir etmek başkadır, güzele
tapınmak çok daha başka; ama “Allah güzeldir, güzeli sever” kudsi hadisinin
çerçevesinde Sayın Eygi’nin bir Estet kimliğini taşıdığını, İslâmi ve
muhafazakâr kimliğini bir başka şeyle mukayese etmeksizin gündelik hayatında,
çevresinde ve sözünün geçebildiği her yerde güzellik arayışı içinde bulunan bir
insan olduğunu söyleyebiliriz. Bu özelliği ile M. Ş. Eygi bir ‘nadide’yi temsil
ediyor. Sadece güzeli aramak anlamında değil, güzelliğin bize göre olanını
arayan, sezen ve bulduğunda onu işaret eden mânâsında bir nadide. Tercihlerini,
tekliflerini, zevkini beğenmeyebilirsiniz ama bize dair mânâ ve ruh ikliminde
güzeli arama cehdine saygı duymak zorunda kalırsınız; çünkü o ve onun gibiler,
modernitenin sunduğu hazır kalıplara, tariflere ve güzellik anlayışına kolayca
teslim olmazlar, zor beğenirler, eleştirirler ve tercihlerini bizzat kendi
hayatlarında işler halde tutmaya gayret gösterirler. İşte bu, sıradan insanın
savrulduğu ve toplumun genel kabulüne baş eğdiği noktada beliren bir itiraz, bir
meydan okumadır. Bu itiraz kaşık, çatalın biçiminden başlar, dinlenme, eğlenme,
giyim-kuşam, mutfak kültürü, beslenme alışkanlığı, selamlaşmak ve medenî âdâba
kadar daha nice ayrıntıya doğru uzanır gider. İtiraz veya muhalefet, ille de bir
şeyi reddetmek değildir ama ille de bir şeyin farkında olmak, onu incelemek,
onun niceliği, niteliği veya o çok hoşuma giden Türkçe tâbirle “ne idüğü”
hakkında karar ve fikir sahibi olmaktır.
En iyisi bir örnek verelim; bir yazısında bakınız neye dikkat çekiyor:
“Cami duvarları, avlu, büyük giriş kapısı saçma sapan levhalarla doluydu. WC...
Kadın erkek... Cep telefonunuzu kapatınız... Ayakkabılarınızı naylon torbalara
koyunuz... Camimizi eviniz gibi temiz tutunuz... Müslüman kardeş ayakkabılarını
böyle tut (Tabanları birbirine değer iki berbat ayakkabı resmi)... Ecdadımız
camilere âyet, hadis, din esaslarını bildiren nefis hüsn-i hat levhaları
koyarlarmış, şimdiki Müslümanlar ise ‘helâ şuradadır’ diye yazılar yazıyor.”
Bütün mesele, bakmakla görmek arasındaki farkta yatıyor; camilere her gün
milyonlarca Müslüman giriyor ve alıntıda tasvir edilen şeylerle karşılaşıyor;
baktığını gören, gördüğü şeylere anlam veren, mukayese yapabilen ve bunlardan
bir netice çıkarabilen sayısı çokluğa nisbetle ‘nadide’nin adedi kadardır.
Şimdi asıl meselemize gelebiliriz.
Muhafazakarlığın gündelik hayatta modern şeylerle çatıştığını fark edebilenler,
“iyi de çözüm nedir; bize çözümden de bahsetmelisiniz” diyorlar. Hemen belirtmek
gerekir ki, kendi hayat tarzımıza en azından saygımızı koruyabilmek için
elimizde hemen uygulanabilir bir el kitabı yoktur. Vaktiyle kitapçılarda
“Muaşeret kuralları” adı altında modernlik lâzımelerini öğreten kitaplar
satılırdı ve bu kitaplarda nasıl modern olunacağını gösteren pratik kurallar
anlatılırdı. Moderniteyi kabullenmek ve benimsemek için fazlace enerji tüketmek
gerekmiyor; “zaman sana uymazsa sen zamana uy” tavsiyesine baş eğmek kâfidir ama
modern icapları bir bütün olarak kabullenmek yerine seçici davranmak lüzumu
hâsıl olduğunda, iş hiç de kolay değildir. Akar suların çarptığı bir kayanın
zamanla kireç tutması veya aşınması gibi uzun zamanda vuku bulacak bir birikime
ihtiyaç vardır. Vaktiyle biz böyle bir birikime sahiptik ve yaşadığımız dünyayı,
bütün lâzımeleri ile inandığımız değerlere itaat eden bir kavrayışla algılama ve
biçimlendirme üstünlüğüne sahiptik. Bu imtiyazı kaybetmekliğimiz bir yana, o
değerlere ve dolayısıyla bizatihi kendimize duyduğumuz saygıyı da aşındıran bir
kuşak olarak işimiz hiç de kolay değildir. Mehmet Şevket Eygi, işte bu karmaşık
zihni ortamda kendi bildiğince doğruları arayan ve kendi hayatında tatbik eden
bir nadide olarak değer taşıyor. Onun teklifleri şüphesiz kendini bağlıyor ama
tercihlerinden başkalarını da haberdar etmesi, mücessem bir kayayı aşındıran su
damlaları gibi tesir yapmaktadır. Belki çoğunluğun davranışına göre pek
ehemmiyetsiz, pek ince bir anlam katmanıdır bu ama asla önemsiz ve değersiz
değildir.
İlle de bir yerden başlamak için teklif bekleyenlere şu cevabı vermek mümkün:
Bir problemin çözümü, o problemi problem olarak tanımak ve anlamakla başlar.
Mehmet Şevket Eygi
Cüneyt ÜLSEVER
(Hürriyet,
01 Eylül 2004)
MEHMET
Şevket Eygi
bu
toprakların yetiştirdiği en derin kültür insanlarından birisidir.
Benim indimde onun önemi, İslami hassasiyetinden çok insanı insan yapan
tarihin hülasası kültüre olan düşkünlüğüdür.
Onun kadar kültüre düşkün bir insanın tarihe de düşkün olmaması,
tarihimizi araştıran bir insanın da İslam’dan etkilenmemesi zaten
düşünülemez.
Herhangi bir konuda bir şey söylediği zaman, uçuk da olsa, ben onu ciddiye
alırım.
* * *
Benim indimde Ayşe Arman da bu toprakların en ilginç gazetecilerinden
birisidir.
Eygi’nin öbür ucunda bir uçukluk sergileyen Arman, yaptığı
söyleşilerde seçtiği insanlar, onlara sorduğu sorular ile önemli ve yeni
mesajlar nakleder.
Onunla herkes konuşur, zira Arman’ı isteyen eleştirebilir ama
samimiyetinden ve meslek namusundan kimse şüphe edemez.
Geçen hafta sonu Ayşe Arman, Mehmet Şevket Eygi ile tadına doyulmayan bir
sohbet yayınladı. Devam da ediyor.
Sohbette uçuk mesajlar kadar önemli mesajlar da var.
* * *
Mehmet Şevket Eygi, İslami hassasiyetini öne çıkaran insanların birçoğuna
egemen olan kültürel ve entelektüel fukaralığı çok doğru
vurguluyor.
Bana göre de; İslam’ı vurgulayan kesimlerin sorunu katı bir köylü
sosyolojisine bağlı kalmaları ve daha beteri bunun laik kesim ile
fark yarattığını zannederek körü körüne savunmalarıdır.
* * *
Mehmet Şevket Eygi sohbetin bir yerinde aynen;
‘Türban çok önemli bir hadise değildir! Bayraklaştırılmış, sembol hale
getirilmiş bir hadisedir. Müslümanlar son 30 sene içinde ‘Yok Ayasofya açılsın,
yok türban serbest bırakılsın!’ gibi iki sloganla çok vakit harcadılar. Bugün
hem siyasal İslam’da hem de laik kesimde türban bir bayrak ve sembol haline
getirilmiştir’ diyor.
Eygi’ye göre Müslümanlar çirkin bir görüntüden kurtulmak için Batılı
modacılardan feyiz almak zorundalar.
* * *
Ben estetikten anlamam ama ‘yeni bir kapanma modeli aramanın gerekliliği’
konusunda Eygi ile aynı fikirde olduğumu, ‘türbanın karşı tarafça tehdit olarak
algılandığını’ vurgulayan son AİHM kararının ardından yazdığım bir seri yazıda
vurgulamıştım.
Karşılıklı inatlaşma, tipik köylü tavrıdır. Paylaşma üzerine kurulu şehir
hayatı bizleri karşı tarafın kaygılarına karşı, onlara hak vermesek dahi, hassas
olmaya zorlar.
* * *
Türban bir Arap modasıdır. Kapanmanın türlü çeşidinden sadece birisidir. Tüm
dünyada, yine Arap radikaller sayesinde ‘İslami direnişin’ simgesi haline
gelmiştir.
Keşke, soyadı kimliğine eş, Mehmet Aydın İslami hassasiyeti vurgulayan
ama aynı seviyede estetik ve Türk kimliği kaygıları taşıyan bir
modanın yaratılması için bir projeye önderlik etse!
Emine Erdoğan da ona bu konuda yardımcı olsa!
Bir İslamcı
kahraman mı doğuyor
Ertuğrul ÖZKÖK
Hürriyet gazetesi, 12 Mayıs 2005
SİZE
şöyle bir soru
sorsam cevabınız ne olurdu? ‘İslamcıların en kızdığı, yerden yere vurduğu bir
yazar, günün birinde İslamcıların kahramanı olabilir mi?’
Bence olabilir.
Hem de hukukun yardımıyla.
* * *
Yargıtay Cezalar Dairesi’nin, Milli Gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi’nin
cezasının onaylanmasıyla ilgili gerekçeli kararı dün yayınlandı.
Yargıtay, Eygi’yi bir yıl sekiz ay hapse mahkûm eden kararı onayladı.
Bu durumda Eygi’ye hapis yolu görünüyor.
Eygi’nin yazısını okudum.
İsim vermeden türbana karşı çıkanları, ‘Sabetayist, Lionsçu, Selanik dönmesi’
gibi son yıllarda açıkça ırkçılığa doğru dönen ifadelerle suçluyor.
Gerçi bazıları bunu isim vererek, hedef göstererek yapıyor.
Ama bir okur olarak bu tür ifadeler bana irkiltici ve korkutucu geliyor.
Sadece bunlar değil, ‘liboş, entel, dönek’ gibi ifadeleri de böyle
görüyorum.
Eygi’nin yazısında tehlikeli gördüğüm bazı noktalar da var.
Mesela, türban yasaklarını savunan insanlara ‘dinsizler’ diyebiliyor.
Yani kendi taraftarlarına türban takma hakkını savunan bir insan, başkalarına bu
yasağa karşı çıkma hakkı tanımıyor.
Onları rahatlıkla ‘dinsiz’ olarak niteleyebiliyor.
Buna karşılık, yazının bir bölümü de, ‘dini istismar edenlere’ ayrılmış.
‘Müslümanların başına gelen felaketlerin asıl sebebinin din sömürüsü
olduğunu’ söylüyor.
‘Bu alçak ve rezil adamların İslam dinini kirlettiğini’ yazıyor. Bunlara
‘mukaddesat bezirgánı’ diyor.
* * *
Hatta ‘Hiçbir İslami hizip, fırka, tarikat, cemaat din ile
özdeşleştirilemez’ bile diyebiliyor.
Bunlar Türkiye’de sıradan bir İslamcının kolayca kaldırabileceği sözler değil.
Mehmet Şevket Eygi, aslında İslami dünya içinde yalnız bir insandır.
Onu, sol kanadın Yalçın Küçük’üne benzetebilirsiniz.
Şimdi bütün bu yazdıklarıma bakıp, Yargıtay Ceza Daireleri’nin kararını
eleştireceğimi sanmayın.
Bunun yerine başka bir şey yapacağım.
Türkiye’de düşünce özgürlüğünü savunan, onun tam olarak hayata geçirilmesini
isteyen herkesin, Yargıtay’ın internet sitesine konan bu gerekçeyi okumasını
tavsiye edeceğim.
Dün 74 sayfalık gerekçeli kararı okudum.
Ama en az onun kadar büyük bir dikkatle, Yargıtay Başkanvekili ve Cezalar
Dairesi Başkanı Osman Şirin’in buna karşı çıkış yazısını okudum.
Belki bazılarınıza ‘idare-i maslahat’ gibi gelecek ama hem gerekçeyi hem
de itiraz şerhini çok doğru ve yüksek seviyede bir tartışma ürünü olarak gördüm.
Bu nasıl olur diyeceksiniz.
Oluyor.
Çünkü tartıştığımız konu çok hassas.
Batı’nın iki, üç yüzyıla yayarak sonuçlandırdığı bir tartışmayı biz kısa sürede
bitirmeye çalışıyoruz.
Bu da kolay olmuyor.
* * *
Gerekçeli kararda, ‘Halkın bir kesimini diğer kesime karşı kamu düzeni
için tehlikeli olabilecek şekilde düşmanlığa ve kin beslemeye açıkça tahrik
ettiği ve bunu yaparken şiddet içeren ifadeler kullandığı için’ bu özgürlüğe
yapılan müdahalenin demokratik toplum ilkelerine uygun olduğu savunuluyor.
Bu karara itiraz eden Osman Şirin’le konuştum.
‘Mehmet Şevket Eygi’nin, laikliğe karşı olduğu düşüncesiyle mahkûmiyetini
onaylıyorsunuz. Onun adını çıkarıp yerine bir solcunun adını koyun.
Tavrınız yine aynı mı olacak? Düşünce hürriyeti, düşünce hürriyetidir.
İsimlerden ve olaylardan bağımsız savunulmalıdır’ diyor.
Her iki görüş de bana çok inandırıcı ve samimi geldi.
* * *
Bana göre bu davanın gerekçeli kararı ve ona yapılan itiraz, bir hukuk
başeseri.
Gerekçenin yazılış biçimi, verilen örnekler, hukuki içtihatlar ve akademik
alıntılar mükemmel.
Ama Şirin’in muhalefet şerhi de en az o kadar mükemmel.
O nedenle, Türk Yargıtay’ını, düşünce özgürlüğüne yaptığı bu mükemmel katkıdan
dolayı kutluyorum.
Ama baştaki sorum da geçerli...
Yargıtay’ın Mehmet Şevket Eygi ile ilgili gerekçeli kararına www.yargitay.gov.tr/guncel/030a.doc
adresinden ulaşabilirsiniz.
Reklamlar
Serdar Turgut
Mehmet Şevki Eygi'nin evinde televizyon yokmuş. Televizyon bulunmayan ev
düşüncesi bile beni panikletiyor. Kendi evimde odadan odaya gittiğimde panik
atağı yaşamayayım diye her odaya bir televizyon seti koydum
Geçenlerde Sayın Mehmet Şevki Eygi ile birlikte 5N1K programının çekimine
katıldım. Bayram günü yayınlanacak bu programda, çok saygı duyduğum bu düşünce
adamıyla tanışmaktan mutlu oldum. Programda da söyledim, benim için yazının
konusunun ne olduğu değil nasıl yazıldığı önemlidir. Mehmet Şevki Eygi hangi
kriterden bakarsanız bakın çok iyi bir yazar hem de çok cesur. Bu iki özellik
birleşince ortaya iyi yazar çıkıyor tabii ki.
Neyse, yazımın konusu onu övmek değil. Konuşmamız arasında onun boş zamanlarını
nasıl geçirdiği konusu gündeme geldi. Beni dehşete düşüren bir açıklaması oldu
Mehmet Şevki Eygi'nin. Evinde televizyonu yokmuş. Televizyon bulunmayan ev
düşüncesi bile beni panikletiyor. Kendi evimde odadan odaya gittiğimde panik
atağı yaşamayayım diye her odaya bir televizyon seti koydum. Bazıları hiç
açılmadı bugüne kadar. Sadece orada olduklarını bilmek beni rahatlatıyor. Gerçi
Mehmet Şevki Eygi'nin televizyon seyretmemesi beni şaşırtmadı da ama kendimi
televizyonsuz bir evde hayal ederek yine panik atak geçirdim. Cüneyt Özdemir,
bana bir televizyon bağımlısı olup olmadığımı sordu. Ben bağımlı olduğumu
sanmadığımı, sadece boş vakitlerimde televizyon seyrettiğimi söyledim. İşte bu
nedenle reklamları da izliyorum ben. Üstelik onlara da ilgi duymaya başladım.
Reklam bağımlısı olduğum söylenebilir. Geçen akşam rüyamda reklamları gördüm.
Bunu anlatacağım size:
·
Rüyamın ilk bölümünde etrafımı binlerce Selo-can sarmıştı (Kendi çocuğum hariç
diğer çocuklardan pek hoşlanmam, bilmem anlatabiliyor muyum...), bu Selo-canlar
zıplayarak ve gülümseyerek üstüme üstüme geliyorlardı. Birkaçına tekme attım
gelmesinler diye ama çocuklar tekmeden filan anlamazlar. Ben tam onlara teslim
olma fikrine kendimi alıştırmıştım ki, daha da feci bir şey oldu, Selo-can
kalabalığının arasından bunların hepsinden daha şevkle sıçrayan ve hepsinden
daha sevimli olmaya çalışan irice bir Selo-can belirdi. Bu maalesef Özgü Namal
Selo-can'ıydı. Özgü Namal'ın çocuklardan daha fazla sevimli olmaya çalışması bir
rasyonel insanın kaldırabileceği türde bir yük değildi. Bu nedenle onu boğarak
öldürdüm. Özgü Namal Selo-can'ı ölürken bile sevimlilik yapmaya çalıştı. Ben de
daha fazla sıktım boynunu. Diğer Selo-canlar da bu yaklaşımımdan korktular ve
etrafımdan çekilip gittiler, ben de rahatladım.
Abartılı sevimli insanlara yaşı kaç olursa olsun tahammülüm yok. O bebeklerin
oynatıldığı reklamlar da çok sinir bozucu. Çocuklar kendiliklerinden sinir
bozucudurlar da bir de reklamda oynatılınca daha da çekilmez oluyorlar. Onlara
tuhaf bir konuşma yaptırıyorlar, 'r'leri 'v' gibi diğer kelimeleri de tuhaf
söylüyorlar. Özetle 17-25 yaş arası gençler gibi konuşuyorlar. Bunlar da insanın
rüyasına girebiliyor.
·
Rüyamın sonraki evrelerinde ise bir adet çikolatayla dişimi fırçalamaya
çalıştım. Ama başaramadım, çünkü her defasında çikolatayı yiyip
bitiriveriyordum. Anladığım kadarıyla bizim memlekette acaip bir çikolata arzı
fazlası bulunmakta. Bir anda binlerce çeşit şekil çikolata çıktı piyasaya. Bu da
yetmedi bir de çikolatalı diş macunu çıktı ortaya. 1970'li yıllarda New York'ta
yenilebilir prezervatifler vardı ve bunlar arasında çikolatalı olanlar da pek
popülerdi. Bunlar yakında Türkiye'de de popüler olacaklar buna eminim. Fındıkta
da üretim fazlası var. Fındıklı prezervatif de iyi gider, benden söylemesi.
Hatta fındıklı çikolatayı tercih edenler için de bir formülasyon bence
bulunmalı.
·
Rüyamda çikolata görüyorum ama uyanık olduğum zaman da çikolata yiyorum
mecburen. Çünkü çok fazla raklamı çıkıyor. Çikolatayla gelen obezitemi
engellemesi için yine reklamlarda gördüğüm bir aleti aldım onu kullanıyorum.
Buna 'AB aleti' diyorlar. AB karın adaleleri oluyor bu durumda. Bunun reklamına
'İnfomercial' diyorlar. Bu şöyle bir şey: Ekrana embesil suratlı ve o şekilde
gülen bir adam çıkıyor, adamın dişleri ve karnı düzgün ama beyni yok. Bu da
anlattığı konuya sanki dünyanın en önemli şeyiymiş muamelesi yapmasından belli
oluyor. Bu adam bir alet gösterdi ve bununla günde üç buçuk dakika çalışmam
durumunda karın adalelerimin kendisinkiyle benzeyeceğini söyledi. Hayatta
özellikle aptal insanların tavsiyelerini dinlememe ilkemi bir kenara ittim ve
aleti satın aldım. O günden bu yana istikrarlı bir şekilde kilo alıyorum.
·
Rüyamın son bölümünde ise ben bir tatil köyünde denizdeki hacıyatmaz olmuşum.
Fazla kilolarım nedeniyle bana yapacak başka iş bulamamışlar. Yine çocuklar
benim üstüme binip beni eğiyorlar ve onlar denize atlayınca hoppadanak tekrar
ayağa dikiliveriyorum. En sonunda Özgü Namal tepeme bindi ve sevimli oldu. O
anda rüyamdan terler içinde uyandım.
İnsanın Mehmet Şevki Eygi'ye hak vereceği geliyor bu durumda ama ben
televizyonumdan ayrılamıyorum. İşte bir tür hastalık bu ne yaparsınız... (Akşam,
17.10.2006)
Yutulan gazeteciler
Serdar Turgut
Haber gündemi
bazen beklenmedik olaylarla belirlenir. Sürpriz bir olay olur, daha sonra bu çığ
gibi büyür ve önüne çıkan her gazeteciyi yutmaya başlar adeta. Gündemdeki önemli
haber bu şekilde büyüyünce yutulmaya hazır gazeteci miktarı da kaçınılmaz bir
biçimde artar. Sonunda olay, olduğundan çok farklı bir güce ulaşır ve ülkenin de
esas gündemi haline geliverir. Başbakan, Selanik'te Atatürk defterinden bir
sayfayı kızgınlıkla yırtıp atınca süreç başladı. Doğal olarak Başbakan'ı izleyen
gazeteciler olaya konsantre oldu ve sonunda yazıyı yazan kişinin Fethi Dördüncü
adında bir şahıs olduğu ortaya çıktı. Başbakan'ın sinirini bozan ve ondaki
Kasımpaşalılık ruhunu hortlatan yazıda AKP'ye ve Başbakan'ın kendisine ağır
hakaretler olduğu meydana çıktı.
Hemen birkaç akla ilk gelen tespitleri yaparak başlayayım:
1- Başbakan'ı kızdıran yazıyı okuduktan sonra bunun gerçekten de çok ağır
olduğunu gördüm. Fikrini ağır sözcükler kullanmadan ifade edememek benim için
bir azgelişmişlik göstergesidir. O yazıda ifade edilen fikirler hiç hakaret
edici cümleler kullanmadan pekala söylenebilirdi ve o durumda fikrin etkinliği
çok daha fazla olabilirdi.
2- Bu tip küfürlü yazılar, muhatabı kim olursa olsun mutlaka kızdırır. Yazar
olarak bizlere de zaman zaman bu tür mektuplar gelir ve tepkimizi koyarız. Evet
belki de siyasete atılanlar ve köşe yazarları, bu tür şeyler almayı göz önüne
alarak işe girişmelidir. Bu doğrudur da hayat her zaman ideal durumlarla
gitmiyor işte, hepimizin çizdiği bazı sınırlar vardır, o sınıra kadar
sabrederiz, ondan sonra sinirlenir ve patlarız. Bu bağlamda Başbakan'a 'bir
Başbakan sinirini kontrol etmeyi bilmelidir' diye nasihatlar vermenin de pek bir
anlamı yoktur. Onun da bazı sınırları var ve üstelik bunun çıtası hayli düşük
düzeyde yani Başbakan kolay kızıyor ve parlıyor, bu yaştan sonra karakteri
değişecek değil ya...
3- Benim anlamadığım, sıradan bir vatandaşın Başbakan'ın gezi zamanlamasını
nasıl güzel isabet ettirerek o yazıyı yazdığıdır. Bu kadar mükemmel bir
zamanlama gerçekten profesyonel bir operasyon gibi gözüküyor.
4-
Yazıyı yazan şahsın gazeteci geleneğinden geldiğine bakıp da onunla dayanışmamız
gerektiğini yazanlar da oldu. Eğer illa da bir dayanışma içine girilecekse benim
teklifim gazeteci Mehmet Şevki Eygi ile dayanışma gösterilmesidir. Gazeteci
Eygi'ye yazdığı bir yazıdan dolayı bir yıl hapis cezası verildi. Bu tipik bir
düşünce cezası gibi geliyor bana. Öteki olayın ise benim açımdan maçlarda
kendini tutamayarak fikirlerini küfürle ifade edenlerin basitliğinden bir farkı
yok. Başbakan bu konuya o kadar sinirlenmeseydi ve neredeyse tüm Bakanlar
Kurulu'nu yazıyı yazanı mahkemeye vermek için mobilize etmeseydi olay bu şekilde
hiç büyümeden bitip gidecekti. Bunlardan Erdoğan'ın bazı dersler çıkarması da
iyi olur gibi geliyor bana.
5- Tekrar ediyorum; Mehmet Şevki Eygi ile ilgili gelişmeleri yakından takip
edelim ve asıl ona destek verelim. Çünkü düşünce suçu hepimizi ilgilendiren bir
meseledir, hakaret suçu ise değildir. O kişiye özeldir ve bu tür meselelerde
kanunlar hayli nettir. (Akşam,
11.05.2006)
Ortak bir yaşam biçimi
Serdar Turgut
Bir
ülkenin kendi içinde ‘Medeniyetler çatışması’ yaşıyor olması, birçok insana ilk
bakışta kritik, ciddi bir durum gibi gözükebilir. Ancak bu çatışma iyi
yönetildiği, bir sentez yaratmak için uğraş verildiğinde, çatışma ortamından,
paylaşılan yeni bir yaşam biçimine varan yolu açabiliriz
Kültür, paylaşılan yaşam biçimine verilen addır aslında. Dolayısıyla Türkiye’nin
şu aralarda hayli kültürsüz bir durumda olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü
paylaşılan yaşam biçimimiz yok artık. Tersine farklı yaşam biçimlerinin
çatışması var. İsteyen buna ‘Medeniyetler çatışması’ da diyebilir.
Bir ülkenin kendi içinde ‘Medeniyetler çatışması’ yaşıyor olması, birçok insana
ilk bakışta kritik, ciddi bir durum gibi gözükebilir. Ancak bu çatışma iyi
yönetildiği, bir sentez yaratmak için uğraş verildiğinde, çatışma ortamından,
paylaşılan yeni bir yaşam biçimine varan yolu açabiliriz.
Türkiye’de burjuva demokratik devrimi yaşanmadığından, burjuva kendine özgü
kaliteli yaşam biçimini kuramadığından ‘Medeniyetler çatışması’ndaki taraflardan
kendisine ‘Laik’ diyenler de ‘Dinci’ denilenler de henüz ortaya kendilerine uyan
kaliteli bir yaşamı çıkaramadılar.
Daha önce de burada yazmış olduğumuz gibi, AKP Türkiye’de eksik kalmış olan
burjuva demokratik devrimini kendi başına gerçekleştirmeye çoktan girişti.
Siyasette, ekonomide bu yapılıyor zaten ama kültürel düzeyde de bazı şeyler
yapmaları gerekiyor. Çünkü ekonomik yapıdaki değişimler ne yazık ki beraberinde
otomatikman kültür (üstyapıda) uyumlu değişimler getirmiyor. Bu değişim için
ayrıca mücadele vermek gerekiyor. Dahası AKP’lilere demokratik devrimlerinin
kültür ayağındaki girişimleri için yardımcı da olmak zorundayız. Daha önce
dediğimiz gibi kültür, aslında ortak paylaşılan yaşam biçimi olduğundan
denklemin bir yanı boş kaldığında o tanımlama işlemi yapılamaz. Bu yüzden de
ortak yaşamı birlikte kurmalıyız.
AKP’NİN SORUNU
Zor işe girişmeden önce taraflar ortak davranma isteklerini açıkça ortaya
koymalılar. Çok saygı duyduğum bir düşünür olan Mehmet Şevket Eygi, hep
vurguluyor; ‘İslam dini aslında bir şehirli insan dinidir’ diye... Yani
burjuvaziye uygun bir dindir. Ancak yine ona göre Türkiye’de dindarlar bugüne
kadar estetiğe fazla önem verir gibi yaşamadılar. Laik kesimin de durumunun çok
parlak olduğu söylenemez. AKP’nin önündeki en önemli sorun bu. Farklı bir yeni
estetik yaratacaklar ve bu da ortak yaşam biçimimizin temelini oluşturacak.
Onların görevi hayli zor ve önemli.
Bu yüzden yine Mehmet Şevket Eygi’ye göre AKP’nin lider kadrosunun kendi yaşam
stiline çok önem vermesi, çok dikkatli olması gerekiyor. Çünkü liderlik
kadrosunun yapacakları, sunacakları örnekler yeni toplumsal uzlaşmanın temelini
oluşturacak değişime yol gösterecek. Bu nedenle hepimiz eleştirilerimizi
dikkatle ve anlaşmaya açık bir şekilde ortaya koymalıyız.
Eygi’ye göre bir süre önce gazetelerde yayınlanan bazı ev fotoğrafları, bugün
Türkiye’de karşı karşıya bulunulan durumun vahimliğini gösteriyor. Toplum içinde
önemli konuma gelmiş dindar bir insan, kendi evinin duvarlarında reprodüksiyon
resim sergilemeye ve yerde de makine halısı bulundurma hakkına sahip değil. Ben
bunları dinlerken Mehmet Şevket Eygi’ye kimin evinden bahsettiğini sormadım,
meseleyi kişiselleştirmek istemiyorum. Mesele kişilerle sınırlı değil, burada
toplumsal bir meseleden bahsediyoruz.
KALİTE ÖNEMLİ
Bunları detay veya önemsiz olarak görmemeliyiz. Topluma liderlik etme iddiasında
olan insanların evlerinin duvarında reprodüksiyon resim veya makine halısı
bulundurmaları, hayata bir tür bakışı ortaya koyar. Onlar böyle olursa, bir süre
sonra bir toplantıda mokasen siyah ayakkabısını çıkarıp beyaz çoraplı ayağını
altına alarak iskemleye oturan kültür müdürüne de varırız. (Bu aşamada bir süre
önce bizim gazetede yayınlanan yine bir üst düzey insanın evinin kapısının
önündeki çıkarılmış boyasız ayakkabıları gösteren resim aklımıza geldi).
Liderler örnek davranış sergilemezse kitlelerin yapacağı bir şey de yok.
İşte bu nedenlerle Hayrünnisa Hanım’ın Çankaya’da gözükmesi ve türbanını nasıl
taşıyacağını göstermesi de gerekiyor. Hangi kalitede hangi renkte türbanı
seçtiği çok önemli ve bu sadece bir siyasi konu değil... Daha da önemlisi bir
yaşam kültürü konusu.
Eğer ortak bir yaşam biçimi tanımlayacaksak -ki buna mecburuz-kaliteye ve
estetiğe çok önem vereceğiz. İlk önce de konuşma, anlaşma ve uzlaşma arzumuzu
net olarak ortaya koyacağız.
Nagehan Alçı ile birlikte hazırlayıp sunduğumuz SKY-TURK’teki ‘Sosyal Bilgiler’
adlı programa konuk ettiğimiz Mehmet Şevket Eygi, uzlaşmaya arzulu ve istekli
olduğumuzu anlatan bir metin ortaya koyup, bunu aydınlara, düşünürlere imzaya
açmayı teklif etti. Ben teklifini hemen kabul ettim. İnşallah yakında bu metni
hazırlayıp ortaya çıkarabiliriz.
Yeni bir kültür, yeni bir paylaşabileceğimiz yaşam biçimi yaratmaya mecburuz.
Bu tarihimizin bizim omuzumuza yüklediği bir yük maalesef. (Akşam,
13.09.2007)
Ucuzlatılan Sabetayizm
tartışmasına katkı
Oray Eğin
Gazetecilerde yeni bir hastalık belirdi: Okumadıkları, araştırmadıkları,
derslerini çalışmadıkları için tarihi de kendi mesleğe başladıkları tarihle
başlatıyorlar. Onlar için dergicilik Türkiye'de Nokta'yla başlamıştır mesela;
öncesinden gelen onlarca önemli dergiyi yok sayarlar...
İşte şimdi aynı hastalık, Mehmet Ali Ağca tartışmalarına da sirayet etmiş
durumda. Farkındasınız, herkes bugünlerde Ağca'yı konuşuyor. Hatta geçtiğimiz
hafta sağın ve solun iki 'romantik' yazarı da Mehmet Ali Ağca üzerine polemiğe
girdi.
Hürriyet'ten Ahmet Hakan, Mehmet Ali Ağca'nın kardeşinin 'Abdi İpekçi'nin neye
hizmet ettiğini sorgulayın' lafını öyle bir yere çekti ki... Bunu İpekçi'nin
Sabetayist olmasına bağladı ve 'Sabetayist avcılarına' da 'Eserinizle gurur
duyun' mealinde seslendi.
Milliyet'ten Can Dündar da zamanında Ahmet Hakan'ın -sakallı televizyoncu -
bizzat kendisinin Sabetayist avcılığında işbirliğinin bulunduğunu ortaya
çıkardı.
Bir kere, İpekçi'nin Sabetayist olmasıyla Ağca'nın kardeşinin sözleri arasında
bir bağlantı kurma çabası çok zorlama. İyi bir hayal gücü gerektiriyor, çünkü
hiç ilgisi yok. Bu sözler pek çok yere çekilebilir ama Sabetayizm en son gelir.
Kaldı ki illa bir ilgisi olacaksa, bu bağlantıyı biraz daha tarihe bakarak
kurmak gerekir. İki polemikçi derslerini çalışsalar bu tarihi gerçeği
anlarlardı.
1952 yılında, yine bir Malatyalı ve Mehmet Ali Ağca'nın da hayran olduğu Hüseyin
Üzmez'in hikayesine bakalım. Üzmez'i bugün Vakit'teki yazılarından ve geçtiğimiz
yıllarda Reha Muhtar'ın programlarındaki performansından tanıyoruz.
İşte aynı Üzmez, Vatan gazetesi sahibi Ahmet Emin Yalman'ı 1952 yılında vurdu,
öldüremedi. Hatta bunun ardından da uzun yıllar hapis yattı. Ahmet Emin Yalman
da tıpkı İpekçi gibi bir Sabetayist'ti.
Bugün Abdi İpekçi'nin katliyle Sabetayizm arasında bağlantı kuran Ahmet Hakan bu
tarihi gerçeği nasıl gözden kaçırdı acaba? Çünkü ona göre Sabetayizm tartışması
da belli ki sadece İpekçi ailesiyle başlıyor.
Oysa Türkiye'de Sabetayizm tartışmalarının kökeni 100 yıldan fazlaya dayanıyor.
Ta İttihat Terakki'den beri konuşulan, Türkiye'nin en önemli 'gizli
gündem'lerinden biri. Öyle büyük gazetecilerle, sakallı televizyoncularla,
çatlak profesörlerle ilgisi olan bir şey değil; çok öncesine dayanıyor. Konuyla
ilgili yazılmış yerli yabancı yüzlerce kitaba bakınız.
Peki, bir de kendisine 'sakallı televizyoncu' denmesine kızan Ahmet Hakan'ın
kullandığı 'çatlak profesör' lafının çirkinliğine ne demeli?
Çatlak profesör diye ima ettiği Yalçın Küçük, Türkiye'nin hala en önemli
istatistikçilerinden, iktisat profesörlerinden. Yale'i bırakıp, aşıp gelmiş, üst
üste konduğunda insanın boyunu aşan kitapların sahibi. Hala da Türkiye'nin en
üretken aydını. Zamanının Cumhuriyet'inin en önemli yazarlarından, büyük bir
öğretim üyesi, pek çok siyasetçinin ve akımın fikir babası.
Beğenin beğenmeyin bir davaya inanmış, yıllarca hapishanelerde düşünceleri
yüzünden yatmış, bugün de hala kendi inandığı fikirleri sonuna kadar savunmaya,
üretmeye, aratırmaya devam eden bir bilim adamı... Ona 'çatlak profesör' diyen
kişi ise Gülben-Hülya polemikçisi. Belki kabaca olacak ama: Haddine mi düşmüş
ona 'çatlak' demek.
Bu iş bu kadar ucuz olamaz. Katılın ya da katılmayın: Ortada bir davaya inanmış
bir adam var. Tıpkı bir zamanlar Ahmet Hakan'ın önünde hazır ol'da durduğu,
kendi çizgisinde tutarlı bir şekilde ilerleyen Mehmet Şevket Eygi gibi...
(Akşam, 19.01.2006)
Köylü İslam’ı
Engin Ardıç
Sevgili dostumuz Murat Bardakçı bir “Osmanlı uzmanı”... Gazeteciliği yapılması
gerektiği gibi yapıyor, bu yüzden de haftada bir yazıyor, bizim gibi her gün her
konuda çalakalem kaptırıp gitmiyor.
Özellikle Osmanoğlu ailesi üzerine yayınladıklarıyla ünlüdür, geçen akşam
katıldığı bir televizyon programında “halifenin karısı niçin türban takmazdı”
gibi, “siz padişahçı mısınız” gibi zeki sorularla uğraşıp laf anlatmaya
çalışıyordu, çok ilginç bir deyim kullandı.
Daha doğrusu şöyle bir ikilem koydu ortaya: Osmanlı İslam’ı, köylü İslam’ı.
(Aman Murat, bu ülkede adama yapıştırılan etiket kalır, demek ki yarın bir
Doktor Şefik Hüsnü biyografisi yazsan komünist diyecekler... Sen dua et de,
“Osmanlı’da Seks” adlı araştırmanı okuyunca “başka bir şey” demediler!)
Murat Bardakçı haklıdır. Bugün karşımıza çıkan dincilik, büyük ölçüde bir “köylü
tepkisidir”.
En başta, şehirleşmeye, çağdaşlaşmaya tepkidir bu. Kendine din zırhını bulmuş,
ona sığınmıştır.
İşte bu yüzden, bir “Osmanlı” olan Mehmet Şevket Eygi de kıyametleri
koparıyor...
Her mimardan bir Selimiye beklemiyoruz, fakat mahalle aralarında minaresi
tenekeden gecekondu camilere bakarsanız, onun önünde gösteri amacıyla kaldırıma
gazete kâğıdı serip üstünde namaza duran cemaati görürseniz, ne demek istediğimi
anlarsınız. O şartlarda, o ortamda ibadet, dine hakarettir.
Osmanlı’da bir tek kere içki yasağı olmuştur, Dördüncü Murat döneminde, o da din
yüzünden değil. Osmanlı, şarap ihraç ederdi. Patras şarabı, Serez şarabı, Rodos
şarabı, Kıbrıs şarabı yerli üretimdi!
Padişahlarımızın bazıları alkolikti. Beşinci Murat şarap içerdi, Abdülhamid de
rakı.
Osmanlı’da “umumhane yönetmeliği” de vardı, Hamamlar Kethüdası İbrahim
Efendi’nin her hamamda çalışan oğlanın ücretini ayrı ayrı belirttiği “gay city
guidebook” da...
Sarayda resim yapılırdı Tanzimat döneminde, haremde piyano ve kemanla Beethoven
çalınırdı.
Osmanlı kadınları örtünürlerdi, fakat gören yabancı zarifliklerine,
güzelliklerine de parmak ısırırdı. Lady Montague’den Miss Julia Pardoe’ya kadar
bütün “kefere karılarının” seyahatnamelerini açın okuyun.
Benim babaannem de anneannem de okuma yazma bilmezlerdi, “devrimleri”
kendilerince reddetmişler, yeni yazı öğrenmeye tenezzül etmemişlerdi, fakat
benden çok daha iyi Türkçe bilir ve konuşurlar, çok şık birer başörtüsü
takarlar, broşla da tuttururlardı bir ucunu...
Bakın bir Osmanlı torunu ve Müslüman evladı olarak açık seçik söyleyeyim: Bugün
karşımıza çıkarılan ve türban denilen şey, çirkindir.
Kat kat birşeyler geçiriyorlar kafalarına, saç ve onun kılıfı asıl örtünün
altında geriye doğru uzuyor ve ortaya bir “ibiş külahı” çıkıyor. Gülünç oluyor.
Tamam, kadını çirkin göstererek asıl amaçlarına ulaşıyorlar, yani onlara “yan
gözle bakmamamızı” sağlıyorlar ama, estetik nereye gidiyor?
Bu köylü estetiği de değildir, tövbe. Murat Bardakçı kusuruma bakmazsa onu
düzelteceğim, bu “lumpen estetiği”.
Lumpen karısına da, hiç endişe etmesinler, değil türbanı çıkarsa, anadan doğma
soyunsa bakmayız!
Bu köylülükle birleşmiş Arap etkisidir. Bu lumpenproletaryada oluşmuş Arap
hayranlığıdır. Arap unsuru, Osmanlı halklarından yalnızca biriydi. Siz ne
demeye, yetmişli yılların “Arnavutçu komünistleri” gibi, bizi eyaletlerimizden
bir eyaletimizin kültürüne yatırmaya uğraşıyorsunuz? Her kültürde çevre kendini
merkeze göre biçimler, siz “periferiyi merkeze” örnek alıyorsunuz, yani
sosyoloji bilimini amuda kaldırmaya, tepesi üstü dikmeye niyet ediyorsunuz?
Müslüman Türk’e bakıp hizaya gelmesi gereken fellahı kendinize amaç ediniyor,
atalarınızın kemiklerini sızlatıyorsunuz?
Yoksa birtakım ahmaklar “Etrak-ı bî idrak” deyimini haklı çıkarmaya mı
çalışıyorlar?
(Akşam, 02.02.2006)
Sevdiğim
yazarlar listesi
Serdar Turgut
İlk Türk korku filmiyle ilgili hafta içinde yazmış olduğum yazıda basınımızdan
birkaç yazar ismi de vererek, tarif ettiğim kritere göre onların iyi yazarlar
olduğunu söylemiştim.
O kriter de şuydu: Hangi konuda yazarsanız yazın ama iyi yazın.
Yani ister siyasetin karanlık dehlizlerine dalın, ister sevgi, aşk, seks üzerine
yazın, isterseniz soyut yazın, isterseniz de kendi hayatınızı anlatın.
Konu sınırı yok ama ne yazıyorsanız iyi yazın.
Kriter bu.
Şimdi tabii iyi yazıdan ne kast ettiğimi anlatmam gerekecek ama o da hayli zor.
Çünkü bir formülü yok bunu tanımlamanın.
Eğer yazar hangi konuda yazarsa yazsın okuyucusunun ilgisini tutmayı, merak
ettirtmeyi, onun hislerine uzanmayı, zihnini gıdıklamayı biliyorsa, buna
yeteneği varsa o iyi yazardır işte.
Bunları düşünürken bana göre iyi olanların bir listesini kurdum kafamda. Bugün
bunu sizinle paylaşacağım.
Belki listeye bakınca, bu kişilerin nasıl yazdığını hatırlayınca sizler de benim
'iyi yazı' kriterimi nasıl oluşturmuş olduğumu daha netlikle görürsünüz diye
düşünüyorum.
Bu listeye kendi gazetemdeki yazarları almadım.
* * *
İşte en beğendiğim ve her gün kaçırmadan okumaya çalıştığım yazarların listesi:
(Burada sıralama var ama bu bir değerlendirme sıralaması değil)
Engin Ardıç- Star
Emre Aköz- Sabah
Hıncal Uluç - Sabah
Bülent Cankurt- Günaydın
Fehmi Koru, Taha Kıvanç (Yeni Şafak)
Ahmet Kekeç (Yeni Şafak)
İbrahim Karagül (Yeni Şafak)
Ece Temelkuran (Milliyet)
Can Dündar (Milliyet)
Taha Akyol (Milliyet)
Perihan Mağden (Radikal)
Murat Belge (Radikal)
Gündüz Aktan (Radikal)
Mehmet
Şevki Eygi (Milli Gazete)
Pakize Suda (Hürriyet)
Özdemir İnce (Hürriyet)
Ertuğrul Özkök (Hürriyet)
Ali Bulaç (Zaman)
Hilmi Yavuz (Zaman)
Metin Münir (Vatan)
Abdurrahman Dilipak (Vakit)
Cengiz Çandar (Dünden Bugüne Tercüman)
Hasan Celal Güzel (Dünden Bugüne Tercüman).
Rövanş mı?
AHMET TAŞGETİREN
Milli Gazete yazarı Selahattin
Aydar, 312-2'den yargılanmış ve Yargıtay Ceza Kurulu'nun "özgürlükçü" diye
nitelenen bir içtihadı ile beraat etmişti, şimdi aynı gazetenin yazarı Mehmet
Şevket Eygi, gene 312-2'den yargılanıyor ve bu defa 1 yıl 8 aylık cezası
onaylanıyor.
Şayet,"Yargıya intikal etmiş
her dava kendine özgü şartlar taşır ve ona göre değerlendirme görür. Mehmet
Şevket Eygi'nin yazısı ile Selahattin Aydar'ın yazıları da ayrı ayrı
değerlendirmeye tabi tutulmuş, birisi beraat etmiş diğeri mahkum olmuştur."
dense idi, burada belki ilkesel olarak 312-2'nin varlığını, yani hakaret ve
şiddet içermeyen bir düşüncenin mahkum edilmesini eleştirir ama yönteme
diyeceğimiz bir şey olmazdı.
Oysa aralarında sadece 40
günlük bir süre bulunan bu iki olayda mesele, yargının adeta ideolojik bir
tartışma aracı misyonu üstlendiği problemli bir alana girmiştir. Problemlidir
çünkü:
-Her iki karar, laiklik gibi
Türkiye'nin en hassas konusu ile ilgilidir ve bu konu, sür'atli biçimde
kamplaşmaya müsaittir. Bir yargı kararının böyle bir kamplaşma görüntüsü vermesi
kararın toplumda uyandırması gerekli saygınlık açısından tartışmaya yol açar.
-Birinci karar, 312-2'nin yasal
düzenleme zemininde de daha özgürlükçü niteliğe büründüğü bir süreçte alınmış ve
Türkiye'nin "uygulama eksikliği" sebebiyle eleştirildiği bir zamanda AB
kıstaslarına uyumun göstergesi olarak nitelenmişti. Kararın gerekçesi de,
laiklikle ilgili özel bir devlet - yargı duyarlılığına gerek bulunmadığını, bu
konuda toplum hassasiyetinin kafi geleceğini ifade ediyordu.
Bu karar, o dönemde, laikliği
özel bir hassasiyet alanı olarak gören çevrelerde tepkilere sebep oldu. Karar
14-13 oy denklemiyle alınmıştı ve 1 oy farkı kararın "tartışmalı" olarak
görülmesine kafi gelmişti.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun
Eygi ile ilgili kararı, önceki kararın "rövanş"ı olarak algılanmıştır. Rövanş!?
Bir yargı kararında böyle bir iç mantık bulunabilir mi?
Kuşkusuz, Yargıtay Ceza Genel
Kurulu'nun üyeleri, konuyu tartışırken, bir "rövanş alma" saikinden yola
çıktıklarını söylememişlerdir.
Ancak, kararın böyle bir rövanş
beklentisine denk düştüğü ve medyada, böyle bir konuma yerleştirildiği açıktır.
Bu durumda şöyle düşünülebilir:
M. Şevket Eygi davası bundan 40 gün önceki Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nda
görüşülmüş olsaydı muhtemel ki özgürlükçü yorum kapsamına girecek ve beraat
gelecekti. Ya da tersine, Aydar'ın yazısı bu genel kurulda görüşülseydi, belki
de mahkumiyet gelecekti.
İşin ilginç yanı, Eygi davası,
8. Ceza Dairesi'nde görüşülüyor, 4-3 oyla beraat kararı veriliyor, üstelik
"yazının nefret saçan şiddete davet eden ya da şiddet kullanmayı özendiren
ifadeler taşımadığı" gerekçesiyle bu karar veriliyor, Ceza Genel Kurulu, bu
beraat kararını bozuyor.
Soru aynı: Acaba rövanş duygusu
bu kararda etkili oluyor mu?
Davanın görüşüldüğü genel
kuruldaki tartışmalardan sözler yansıyor kamuoyuna... "İran'da şeriatın milim
milim geldiği"ne, bizde Madımak ve Menemen'e atıflar yapılmış ve "Şeriatın yakın
tehlike olduğu" belirtilmiş...
Buralardan baktığınızda da
kararın oluşumunda bir "birikim"in etkili olduğunu gözlüyorsunuz. 2000'lerde
yazılmış bir yazı, kimi zaman 20, kimi zaman 50 yıllık bir bagajın gölgesi
altında anlamlandırılıyor ve yargı ve mahkumiyet konusu oluyor...
Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun
Aydar kararında, laikliğin halkın korumasına bırakılması gerektiğinin altı
çizilmişti. Eygi kararında ise, laikliğin korunması için devlet adına Yargı
duyarlılığının altı çiziliyor. Bazı üyeler, "Yargı korumazsa başkaları korumaya
kalkışır" şeklinde konuşmalar yapıyor. Belki haklı bir tesbit bu... Laikliğin
korunması yolunda özel duyarlılığı olan kurumlar var Türkiye'de ve bunların
devreye girmesi çok daha derin sarsıntılara yol açıyor. Ama laiklik gibi
devletin en hassas ilkesinin, hala halk ve devlet kurumları arasında sorunlu,
sık sık inanç ve eğitim özgürlüğü gibi en temel insan haklarının ihlalini
gündeme getiren ve halka güvensizliğin sergilendiği bir alan halinde bulunması
hayati bir problem değil mi?
Evet, hayati bir problem...
Problem, bir yandan kararları
yoğun tartışmaya yol açan yargı sorununu, bir yandan toplum - devlet arasında
ortak yorumlara ulaşmayan laiklik sorununu, bir yandan halka güven ve demokrasi
sorununu gündeme getiriyor... Demek ki Türkiye, 2005 yılında hala en temel
konularda sağlıklı uzlaşmalara varılamayan bir ülke görüntüsü arzediyor.
SİNCAN DAVASI:
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
28 Şubat sürecinin sembol hadiselerinden olan Sincan davasında, adil yargılama
yapılmadığına karar verdi. Bu davada Nurettin Şirin terör örgütünün tali üyesi
olmaktan 17.5 yıl hapse mahkum edilmiş, bunun 8 yılını yattıktan sonra TCK'nın
yeni düzenlemesi sebebiyle tahliye edilmişti. Bu olay da Türkiye'de insanların
yıllarını heba eden bir yargı sorunu bulunduğunun açık bir kanıtı olmuş
bulunuyor.
Yeni Şafak, 17 Mart 2005
İlginç bir
İslamcı tipi:
Mehmet Şevket Eygi
Ahmet HAKAN
Hürriyet gazetesi, 19 Ağustos 2005
KÖKTENCİDİR
ama devrimci
değildir.
Radikal takılanlara...
İçtihat kapısını açmaya çalışanlara...
Yeniyetme ve hayta İslamcılara...
Solla flört eden dindar gençlere...
Artistik şiirler yazan mücahitlere...
Tahammül edemez.
Ona göre her şey eskide olup bitmiştir:
Yazılması gereken kitaplar yazılmıştır, içtihat tamamlanmıştır, yeşil sarıklı
ulu hocalar son sözü söylemiştir.
Ve şimdi yapılması gereken şudur:
O kitaplar okunmalıdır... O içtihatlara uyulmalıdır... O yeşil sarıklı ulu
hocaların izinden gidilmelidir...
Sıkı bir anti-komünisttir.
Dinsiz imansız komünistlere karşı ‘ehli kitap’ Amerika’nın yanında saf
tutmak gerektiğine inanır.
Bu ‘çocuksu’ ama tehlikeli inancı yüzünden muhafazakár insanları,
Amerikan 6. Filosu’nu taşlayan solcuların üzerine sürmüştür ve hálá utanç içinde
andığımız ‘Kanlı Pazar’ın ortaya çıkmasına neden olmuştur.
İşin en kötüsü şudur:
Bugün hálá ‘Dinsiz komünistler ülkemizi ele geçirecekti, tabii ki ehli kitap
Amerika’nın yanında saf tutmalıydık’ diye düşünmektedir.
Bu arada ‘misyonerlik faaliyetleri’ne de göz açtırılmaması gerektiğine inanır.
Yani misyoner avcılarındandır.
Misyonerlik faaliyetlerini, ‘Müslüman mahallesinde salyangoz satmak’ olarak
nitelendirir.
Ama kendisine ‘Hıristiyan mahallesinde satılan şerbet’ konusu
hatırlatıldığında susar.
Bir de şu var:
Yalçın Küçük’ün İslami kesimdeki temsilcisi gibidir.
Yani her taşın arkasında Yahudi arar, Sabetaycı yapılanmanın çok yakında ülkeyi
ele geçireceğini düşünür ve kendisini kim Sabetaycı, kim değil araştırmasına
vurur.
***
Nasıl?
Donuk, tatsız, ilerlemeye kapalı, tek tipçi, yanlış bilinçli, takıntılı,
tehlikeli, toleranssız, farklı yaklaşımlara kapalı bir tip değil midir bu?
Evet, öyle...
Ama gelin görün ki:
Politik olarak kendisinden fersah fersah uzak durduğumuz Mehmet Şevket Eygi,
aynı zamanda İslami kesimin ‘yaramaz’ bir ‘gündelik hayat teorisyeni’
olarak da belirir.
Ne yalan söyleyelim:
Politik açıdan alabildiğine ‘tatsız’ bir adam olan Eygi, işte bu alanda
acayip sevimlidir.
Paradan başka bir şeyi gözü görmeyen yeni zengin Müslümanların
görgüsüzlüğünü onun kadar açık sözlü bir şekilde kimse yazamadı.
Bir ‘Şehirli Müslüman’ tipi ortaya çıkarmak için didindi, didiniyor...
Bu uğurda neler yazmadı ki?
Çayın nasıl içileceğinden tutun da ‘giyim zevki’nin önemine...
Randevuya zamanında gitmenin anlamından, ev dekorasyonunun inceliklerine...
Konuşma adabından iyi ama sade yaşamanın sırlarına....
Yani ‘şehir dini’nin istediği ‘şehirli dindar’ tipinin ortaya çıkması için
elinden geleni yaptı.
Aşağılamadı ama hayli sert olmayı da bildi.
***
Bütün bunlar nereden mi çıktı?
Geçen gün yazdığı bir yazıdan...
Bir sergiyi gezmek için Ayasofya’ya giden Eygi, bakın orada kendi kendine
neler düşünmüş:
‘Bu binayı tekrar Müslümanlara verseler, bizimkiler ne yapacak? Elektrikli
matkaplarla o canım mozaikleri, renkli mermerleri paldır küldür delecekler ve
korkunç-iğrenç hoparlörler takacaklar... Ayasofya’nın giriş kısmının zemininde
1500 senelik mermerler var. Yer yer çatlamış, aşınmış... İster misiniz bazı
aklıevveller bunları söktürüp yerlerine adi Marmara adası mermerleri koymaya
kalksınlar. Yaparlar mı yaparlar...’
Ne diyorsunuz?
Haklı değil mi?
O halde hep birlikte haykıralım:
Yaşasın gündelik hayat teorisyeni olarak Mehmet Şevket Eygi...
Ve bizden uzak olsun onun politik ve dini görüşleri...
Mehmet
Şevket Eygi’ye göre cumhurbaşkanı
Özdemir İNCE
Hürriyet, 04 Nisan 2007
2 Ekim 2006
tarihli Milli Gazete’de "Türkiye’nin devlet, halk ve ülke olarak selameti
bakımından nasıl bir cumhurbaşkanı seçilmelidir?" diye soran Mehmet Şevki Eygi,
aradığı özellikleri şöyle sıralıyor:
1. Bu zatın kesinlikle, İslamcı, dindar Müslüman olmaması gerekir. Durum buna
müsait değildir.
2. Karısının başının kapalı olmaması gerekir.
3. Üstün, güçlü, saygın ve vasıflı bir kişi olması gerekir.
4. Laik zihniyeti olabilir ama laikçi olmaması gerekir.
5. Sağcı-solcu, Sünni-Alevi, dinci-çağdaş, Türk-Kürt herkesin güveneceği, saygı
duyacağı bir şahıs olması gerekir.
6. Cumhurbaşkanlığına talip olmaması, matlub (istenen) olması gerekir.
7. Bu makama ehil, layık olması gerekir.
8. Isırılamayacak, eli öpülecek bir adam olması gerekir.
9. İdeolojik tarafı olmaması, hukukun üstünlüğü prensibini kabul eden bir
zihniyete sahip olması gerekir.
10. Agresif din düşmanı olmaması, dine medeni Avrupalıların gözüyle bakması
gerekir.
11. Ülkedeki çeşitli görüşleri ve kesimleri barıştıracak, müşterek değerlerde
birleştirecek, fitne ve fesadı önleyecek bir yapıda olması gerekir.
* * *
Mehmet Şevki Eygi, Müslüman entelektüel seçkinlerinin en üst kesiminden.
Galatasaray Lisesi mezunu. Ama laik cumhuriyetle her zaman sorunları olmuş,
hapse düşmüş, sürgüne gitmiş bir insan. İslamcı kadro ve (kendi deyişiyle) din
baronlarıyla zihniyet ve zevk bakımından sorunları var: Mimari, iç mimari,
giyim-kuşam, beğeni, etik ve estetik.
Mehmet Şevki Eygi, hangi kaygı ve ilham ile olursa olsun kabul edilebilir
koşullar öne sürüyor. İronik mi, bir sarakanın ifadesi mi, ne olursa olsun
hepimizin uzlaşabileceği bir mihenk taşını hizmete sunuyor. Bu 11 koşulda
katılmadığım maddeler yok mu? Var! Örneğin 1. maddenin "Cumhuriyet’in kurucu
temel ilkelerine bağlı" şeklinde olmasını tercih ederdim.
4. maddede "Laik zihniyetli olabilir ama laikçi olmaması gerekir" diyor ki "laik
zihniyet"ten başka bir zihniyet cumhurbaşkanı olamaz.
* * *
Mehmet Şevki Eygi, koyduğu 11 koşulla, başta Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan olmak üzere hiçbir AKP’linin cumhurbaşkanı olmaması gerektiğini
işaret ediyor. AKP’li biri cumhurbaşkanı olamaz ise hiçbir partiden de aday
çıkamaz. O halde, cumhurbaşkanı TBMM dışından, bir akademisyen, bir diplomat,
yüksek yargı organlarından birinde görevli ya da emekli biri olmalı. Bir yazar
ya da bir sanatçı...
* * *
Mehmet Şevki Eygi, "Allah Türkiye’yi korusun. Ya Rabbi içimizdeki
beyinsizler yüzünden bizi helak etme" diye yakarıyor. Onunla birlikte ben de
tekrarlıyorum.
Mehmet Şevket Eygi diyor ki...
Özdemir İNCE
Hürriyet,
06 Nisan 2007
MEHMET Şevket Eygi Bey, 30 Mart 2007 tarihli Milli Gazete'de, "Nasıl Bir
Cumhurbaşkanı Seçilmelidir?" başlıklı yazısında, feraset sahibi herkesin kabul
edeceği özellikleri sayıyor gene.
Kendisinden özür dileyerek, yazısının tamamını değil, bir bölümünü aktarıyorum.
* * *
"Soru 1: Sayın Recep Tayip Erdoğan, cumhurbaşkanı olabilir mi?
Yasal olarak olabilir. AKP Meclis'te çoğunluktadır. Prosedür bakımından
Çankaya'ya kolayca çıkabilir. Bu yükselişte hiçbir mahzur (sakınca) olmaz.
Soru 2: Cumhurbaşkanı olduktan sonra orada durabilir mi?
İşte bu zor olur. Yükseklere çıkmak başka şeydir, orada durmak, oturmak
başka şey. Kendisini kesinlikle rahat bırakmazlar, dehşetli çekişme başlar,
büyük gerginlik ve kriz olur.
Soru 3: Çankaya için nasıl bir aday lazımdır?
Böyle bir adayda bulunması gereken birinci şart, onun bir
MUTABAKAT/UZLAŞMA adayı olmasıdır. Yani ülkenin güçlerinin en az yüzde
doksanı bu adayı kabulde anlaşacaktır.
Soru 4: Şu anda Sayın Recep Tayyip Erdoğan Bey bu sıfata sahip midir?
Değildir. Zaten gürültü ve gerginlik de bundan kaynaklanmaktadır.
Soru 9: Sizce ideal bir cumhurbaşkanı adayının sıfatları nelerdir?
Dindar olmayacak ama din, inanç, inandığı gibi yaşamak, düşünce hürriyetine
taraftar olacak. Dini tatbikatı olmayacak. Eşi ve ailesi Batı hayat tarzını
benimsemiş olacak. Resmi ideoloji takıntısı olmayacak. Ülkenin dominant dini
olan İslam'a karşı kin, düşmanlık, nefret beslemeyecek. Sefarad, Eşkenaz,
Sabataycı kökenli olmayacak. Etnik kökeni Oğuz Türkü olursa tercihe şayandır.
İçki içebilir. Laik olacak ama kesinlikle "laikçi" olmayacak. Üç-beş yabancı dil
bilecek. Eşitlikçi olacak, ayrım yapmayacak. Mal ve servet beyanı şeffaf olacak.
Cumhuriyet Bayramı resepsiyonuna beni ve benim gibi Türkiyelilerden birkaç
kişiyi davet edecek kadar geniş ve kucaklayıcı olacak. (Sayın Ahmet Necdet
Sezer, Çankaya'ya çıktığı yılın resepsiyonuna beni resmen çağırmıştı, gitmiştim,
sonraki yıllarda onda yüzde seksen derecelik bir dönme ve katılaşma oldu...)
Soru 10: Cumhurbaşkanı seçimlerinde hangi değerler ve ölçüler hákim
olmalıdır?
Birincisi HİKMET/BİLGELİK, ikincisi en geniş şekliyle toplumsal/milli
UZLAŞMA/MUTABAKAT.
* * *
Mehmet Şevket Eygi Bey'in öne sürdüğü koşullardan sadece 9. maddede yer
alanlarda kendi hesabıma bazı düzeltmeler yapacağım:
Anayasa ve cumhuriyet ilkelerine yüzde yüz bağlı olmak koşuluyla tatbikatlı
dindar olabilir. Elbette, sadece İslam'a değil hiçbir dine kin, düşmanlık ve
nefret beslemeyecek. Etnik köken konusunda koşulsuz olmak gerekir. Bu konuda ve
"Laikçi" ve "Türkiyeli" kavram-sözcüklerinde Mehmet Şevket Eygi Bey ile maalesef
anlaşmam mümkün değil.
Görüyorsunuz, birbirine 180 derece zıt iki insan, cumhurbaşkanının
niteliklerinde nasıl anlaşabiliyor: Recep Tayyip Erdoğan, cumhurbaşkanı olamaz,
olmamalı. O olamaz ise hiçbir AKP'li de olamaz. CHP'li de. Cumhurbaşkanı adayı
TBMM dışında aranmalı.
Bin yıl öncesini özlemek
Mehmet
Y.Yılmaz
Hürriyet,
19 Ekim 2007
İNTERNETTE
İslamcı yazar Mehmet Şevket Eygi’nin "Dinsizlerin
Safsataları" başlıklı bir yazısını okudum.
Eygi, bu yazısında "laik safsatalar" ile ilgili sorulara yanıtlar
veriyor.
Sorulardan biri şöyle: "DÖRDÜNCÜ SAFSATA: Toplum din kuralları ile idare
edilirse gerilik, tembellik, karanlık olur."
Eygi’nin bu soruya yanıtı da şu: "Endülüs’te çok yüksek, çok güzel, çok
aydınlık bir medeniyet vardı. Avrupalılar Endülüs’e nispeten çok geriydi.
Müslümanlar, dinlerine ne kadar sarılmışlarsa, akıldan o nispette
yararlanmışlar, ilerlemişler, üstün ve vasıflı olmuşlar, başkalarından yüksek
olmuşlardır."
Endülüs’teki Müslüman Arap devletinin yıkılışı 1010 ile
1031 yılları arasına denk geliyor. Yani 1031’i son kabul edersek bugünden
976 yıl önce.
"Toplumun din kuralları ile yönetildiğinde daha ileri bir medeniyet kurulabilmiş
olmasına" örnek olarak bin yıl geride kalmış bir medeniyeti göstermek, gerçekten
ilginç.
Belli ki Mehmet Şevket Eygi günümüzden bir örnek bulmayı başaramamış çünkü
böyle bir örnek yok!
Bugünkü tartışma da esasen buradan çıkıyor zaten.
Bin yıl öncesine geri dönelim mi, dönmeyelim mi?
Şeriata primle AB’ye girilmez
Oya ARMUTÇU
(Hürriyet,
17 Mart 2005)
Yargıtay üyeleri, ‘Laik cumhuriyete borcumuz var’ diyerek Mehmet Şevket Eygi’nin
cezasını onarken, daha önce ‘laikleri dinsizlikle suçlayan’ Selahattin Aydar’ın
cezasını bozan ve Başkanvekili Osman Şirin’in bizzat kaleme aldığı gerekçelere
tek tek karşı çıktılar. Şirin ve üyelerin tartışması tam 5 saat sürdü.
YARGITAY Ceza Genel Kurulu’nun Milli Gazete Yazarı Mehmet Şevket Eygi’yi,
mahkûm eden laiklik karşıtı düşünce açıklamalarını, yerleşik uygulamadaki gibi
‘Şiddet çağrısı yapılıp, kamu düzeni için somut açık ve yakın tehlike
oluşturmaları’ halinde, 312/2’lik suç sayan kararının tam 5 saat süren bir
tartışma sonunda alındığı ortaya çıktı. Tartışmaya, bir ay önce tam ters şekilde
verilen ve gerekçesini Yargıtay Başkanvekili ve Ceza Genel Kurulu Başkanı
Osman Şirin’in yazdığı ‘Laikliği savunanlar dinsizdir’ demeyi suç
olmaktan çıkaran Milli Gazete Yazarı Selahattin Aydar’la ilgili karar,
damgasını vurdu.
BENİM KADAR LAİK OLAMAZSINIZ
Üyeler, Şirin’in bizzat kaleme aldığı gerekçelere madde madde karşı
çıkarken, Şirin, ‘Ben önceki kararımın noktasına, virgülüne kadar
arkasındayım’ dedi. Akademisyenlerin görüşlerine atıfta bulunan Şirin,
13’e karşı 14 oyla alınan Aydar kararını şöyle savundu: ‘Hiçbiriniz
benim kadar laik olmazsınız. Ben de laikliğe saygılıyım. Laiklik toplumun
sigortası, barışın çimentosudur. Ama laiklik, Türkiye’nin en ücra köşesinde
oturan teyzemin beynine nakşedilmiştir. Laikliği 312. madde değil
halk korur.’
BİZİ BAYILTTINIZ İSYANI
Şirin, laiklerin de Müslüman olduğunu söyleyerek, Aydar’ın yazısında,
bir Müslümanın laikliği eleştirdiğine dikkat çekti. Eleştiren iki tarafın da
Müslüman olduğunu belirten Şirin, 312/2’deki suçun unsurlarının oluşması
için arada ‘din farklılığının’ bulunması gerektiğini savundu. Üyeler,
Şirin’in bu yorumuna tepki gösterdiler. Konunun uzmanı olan 8. Ceza
Dairesi’nin uygulamada bu şekilde karar vermediğine dikkat çekerek, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı’nın itirazında da böyle bir unsur bulunmadığını
vurguladılar. Şirin’in, 2 saat süren konuşmasında ısrarını sürdürmesi
üzerine bir üye dayanamayarak, ‘Yargıtay 8.Ceza Dairesi böyle yorumlamıyor.
Siz bayıltıncaya kadar bunu söylüyorsunuz’ dedi.
Şirin ise tüm bu eleştiriler karşısında sessiz kalmayı tercih etti ancak
kararı yazmayacağını söyledi.
BUNUN ADI ŞERİATTIR
Çoğunluk görüşündeki üyeler, sanık Mehmet Şevket Eygi’nin yazısındaki
ifadelere atıf yaparak, ‘Sınırsız din özgürlüğünü savunuyor. Bunun adı
şeriat. Şeriata prim verilerek, AB’ye girilemez’ dediler. Eygi’nin
toplumun bir kesimine karşı ‘şirret’ sözcüğü ile saldırdığı, ayrıca ‘dinsiz,
sebataycı, Selanik dönmesi, rötaryen, mason, lions’ gibi kendisinin olumsuz
anlam yüklediği nitelemelerle bir başka kesimin, bu kesime karşı nefret
duymasına yol açacak ifadeler kullandığı belirtildi. Dava konusu yazıda
başörtüsü yasağının milletin dinine yapılacak saldırı olarak nitelendiğine
dikkat çekildi.
SİNCAN UNUTULMAMALI
Bir üye de, şöyle konuştu: ‘Devlet sadece topla tüfekle korunmaz. Hukukla
korunur. Laikliği hukuk korumazsa, başka güçler korur. Sincan’dan geçen tanklar
unutulmamalıdır. Laik hukukun sembol ismi Mahmut Esat Bozkurt’un da vurguladığı
üzere ‘hukuk devletini korumak Türk yargısının işidir. Bu başka yere
bırakılamaz. Laikliğe hepimizin ihtiyacı var. Laikliği korumak herkesin
görevidir.’
‘Bozkurt’ laik hukukta milattır
OSMAN Şirin’in, Mahmut Esat Bozkurt’la ilgili sözleri de sert
eleştirildi. Şirin’e, ‘Bir dönem kapanmış, Yargıtay’ın bakış açısı değişmiş
olamaz. Bu sizin görüşünüz Yargıtay’ın değil. Hukukta milat bir kere
gerçekleşmiştir. Tek milat vardır. O da Mahmut Esat Bozkurt’un, laik hukuk
devrimini başlattığı milattır’ yanıtı verildi.
RESMİ İDEOLOJİ
Üyeler, Şirin’in, gerekçesinde resmi ideolojiyle ilgili görüşlerine de tepki
göstererek, ‘Resmi ideoloji hükümet politikası değil, devlet düzenidir. Hükümet
politikaları, iktidarın dayatmacı keyfi uygulamaları resmi ideoloji değildir’
dediler.
KARAR GECİKTİ
Üyeler, Şirin’in Aydar kararının gerekçesini yazmayı 2.5 ay geciktirip,
mahkemenin direnme yolu açıkken ve daha karar kesinleşmemişken, ‘Yargıtay’ın
iradesi değişmiş’ gibi kararın Yargıtay’ın web sayfasında yayınlanmasına da
tepki gösterdiler. Şirin, bu konudaki sorumluluğun kendisine ait olduğunu
belirterek, özeleştiri yaptı.
Şimdi tekrar konuşalım
Oktay EKŞİ
(Hürriyet,
17 Mart 2005
DÖNDÜK
dolaştık aynı yere geldik. Bakalım yeni Ceza Yasası’na koydukları 30’a yakın
hükümle gazetecileri hapishanelerde ağırlamaya hazırlanan
Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı ile onun halen ‘Kraliçe’nin
Muhalefeti’ rolü oynayan işbirlikçisi CHP (daha doğrusu Deniz
Baykal) ne yapacaklar?
Dönüp dolaşıp geldiğimiz noktayı yukarıdaki cümleler yeterince
açıklamıyor. O nedenle biraz geriye gidelim:
Milli Gazete yazarı Selahattin Aydar hakkında ‘Laikliği
savunanlar dinsizdir’ diyerek düşmanlık saçan bir yazısı nedeniyle
1 yıl 8 ay hapis cezası verilmiş ancak bu hüküm Yargıtay Ceza Kurulu
tarafından bozulmuştu. Buna ilişkin gerekçede ‘Laikliği yasalarla korumaya
artık ihtiyaç yok, artık halk korusun’ denmesi ve laikliğin ‘resmi
ideoloji’ olarak nitelendirilip yargının resmi ideolojiyi korumak gibi
bir görevi olmadığının ileri sürülmesi kıyameti koparmıştı. Kısaca Yargıtay
kendisini, bir parçası olduğu sistemden ayrı gördüğünü ilan etmişti.
Aydar’ın yazdığı gazetede bu defa Mehmet Şevket Eygi, ‘gizli ve
derin devlet idarecilerinin Müslümanlara din hürriyeti tanımadığını’ öne
süren bir yazısı dolayısıyla 1 sene 8 ay hapse mahkûm edildi ve bu karar,
aynı Yargıtay’ın Ceza Kurulu tarafından 4 oya karşı 24 oyla
onaylandı. Çünkü Yargıtay Ceza Kurulu bu defa merhum Adalet Bakanı Mahmut
Esat Bozkurt’un, ‘(Laik) Hukuk devletini korumak Türk yargısının işidir.
Bu görev başkasına bırakılamaz’ görüşünü benimsedi. Kısaca
Yargıtay laik cumhuriyeti koruma görevinden vazgeçmediğini ve geçmeyeceğini
dünyaya bir kere daha ilan etti.
Bu karar, çağdaş Türkiye için sevindirici. Ama mesele orada bitmiyor:
Biliyorsunuz bir süredir bir başka konu tartışılıyor. Bizim de dahil olduğumuz
bir kesim diyor ki: ‘Ne insanlar düşünceleri nedeniyle suçlansın ne de
gazeteciler görevlerini yaptıkları için hapse atılsın.’
Bu, ‘devletin kendini ve duyarlıklarını koruma hakkı olmasın’ demek
değil. Bu amaçla kimseye ceza verilmesin demek de değil. Bu -ilke olarak- bu tür
eylemler nedeniyle ‘hapis cezası’ uygulanmasın demek.
Nitekim geçen yıl haziran ayında çıkan 5187 sayılı Basın Yasası, bu
anlayışa göre yapıldı. Ama iki buçuk ay sonra aynı Meclis’ten çıkan 5237 sayılı
yeni Ceza Yasası 30’a yakın (bize göre 23) eylem nedeniyle gazeteciye
hapis cezası verilmesini öngörüyor. Aydar ile Eygi’ninkiler de bu
hükümler arasında bulunuyor.
Şimdi biz diyoruz ki: ‘laik cumhuriyet her yerde, her zaman korunmalıdır. Bu
amaçla elbet ceza uygulanabilir. Ama bu ceza -pek az istisna bir yana-
hapis cezası olmamalıdır.’
Selahattin Aydar’a ve Mehmet Şevket Eygi’ye bizden yakın
saydıklarından emin olduğumuz Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarına şimdi
soruyoruz:
Yeni Ceza Yasası’nın uygulanmasını 6 ay erteleseniz, bu sırada hem
yürürlükteki Ceza Yasası’nın, hem de yeni yasanın itiraz konusu hükümlerini
gözden geçirip laik ve demokratik hukuk devletine uygun yaptırımlar getirseniz
doğru olmaz mı?
Ana muhalefet partisine bir şey demiyoruz. Çünkü onlar bu tartışmaların
Türkiye’de değil Ukrayna veya Beyaz Rusya’da yaşandığını sanıyor
galiba.
Müslümanlara mektup
Emin ÇÖLAŞAN
(Hürriyet,
01 Temmuz 2003)
SEVGİLİ din ve iman kardeşlerim, biz hepimiz bir ümmet teşkil ediyoruz. Ümmet en
medeni, en olgun, en faziletli, en şerefli topluluk demektir.
Biz maalesef bir İslam Ümmeti olmamışız ve bugünkü acınacak, perişan duruma
düşmüşüz. Bizim topluluğumuz şu anda yığınlardan veya sürülerden ibaret olan bir
kuru kalabalıktır.
Sizlere yazmış olduğum bu mektubu dikkatle okumanızı istirham ediyorum.
Biz l950'den bu yana 40 bin cami binası, bu iş için trilyonlarca dolar harcama
yaptık. Ama bunlar İslam medeniyetine ve kültürüne uygun, güzel, estetik,
vasıflı binalar olmadı. Bunların mihraplarına geçecek kaliteli imamlar,
minberlerine çıkıp hutbe okuyacak kaliteli hatipler, Müslümanları uyaracak
kaliteli vaizler yetiştirmeyi düşünmedik. Kalite son derece düşük ve
yetersizdir.
70 bin camiye hela, imam ve müezzin lojmanı yaptırdık. On binlerce camiye
kalorifer yaptırdık, pahalı klima cihazları taktık. Camileri hoparlörle,
ışıldakla, vantilatörle doldurduk. Evet, bunlara trilyonlarca dolar harcadık son
50 yıl içinde.
Bütün gücümüzü Kuran kursu, imam hatip mektebi, İlahiyat fakültesi açmaya sarf
ettik. Hesabı yapılsa, bunlara akıllara durgunluk verecek miktarlar harcadık.
Daha bitmedi. Bir takım DİN BARONLARI için her yıl milyarlarca dolar para
topladık. Bu paraların yerli yerince, akıllıca harcanıp harcanmadığını hiç
sorgulamadık, kontrol etmedik.
Ramazanlarda birtakım dini cemaatler beş yıldızlı lüks otellerde bin kişilik
ihtişamlı, israflı, gösterişli, günahlı iftarlar veriyordu. O fücur (günah)
yuvalarında verilen iftarlar yüce dinimize uygun muydu?
Zengin olan Müslümanların çoğu ipin ucunu kaçırdı, şaşırdı, dağıttı. Milyon
dolarlık lüks meskenler, yüz binlerce dolarlık yazlıklar, lüks limuzinler,
israf, safahat, rezalet, gırtlağa kadardı.
Biz bir sürü hizip, fırka, grup, cemaat ve tarikata ayrıldık ve birbirimizle
çekişip tepişmeye başladık. Yığın ve sürü haline gelen on milyonlarca Müslüman
şu anda vahim bir kırsal kesim ve varoş zihniyeti, marjinallik, parçalanmışlık
içindedir.
Din düşmanlarının ve din sömürücülerinin oyuncağı ve maskarası durumuna düşmüş
bulunuyoruz.
Hazretim yanılmaz! Bizim cemaatin ulu zatı hata etmez! Hocaefendi yanlış
yapmaz!.. Sorgulama yok, hesap sorma yok, kontrol yok. Bu şartlar altında
ümmetin işleri elbette kötüye gider.
Bizi mahvedenler militan din düşmanları değil, içimizdeki din sömürücüsü, din
rantı yiyen işbirlikçi, hain alçaklardır.
* * *
Özellikle son cümleyi lütfen bir kez daha okuyun. Bu yazıyı ben yazmadım.
İslamcı Mehmet Şevket Eygi'nin, Saadet Partisi'nin yayın organı Milli
Gazete'nin dünkü sayısında yayınlanan yazısından biraz kısaltarak aldım.
Eygi bir İslamcı. Ama yazısının altına imza atarım. İslamcılar
içerisinde böyle insanlar olması, onların ender de olsa gerçekleri görmesi çok
güzel.
Evet, Türkiye'de din baronları var. Bunlar siyasette, ticarette,
eğitimde, sağlıkta, her alanda Müslümanları sömürüyor. Tarikat
şeyhleri, holding patronları, ticaret erbabı, cemaat önderleri...
Güzel dinimiz din olmaktan çıkarılmış, birilerinin siyasal, kişisel
ve parasal hırslarına, rant kavgasına alet edilmiş durumda.
Müslümanlara din adına hurafe, yalan, üçkağıt yutturuluyor, bu yolla para
tırtıklanıyor, hortum yapılıyor. Ortalıkta siyaset bezirganları, din
tüccarları türemiş. Ulaşabildikleri Müslümanları ‘‘Allah peygamber
Kuran’’ deyip elbirliği ile soyuyorlar, ulaşamadıklarını ise dinden imandan
soğutuyorlar. Din baronları lüks ve saltanat içinde yaşıyor. Çocukları
imam hatip'te değil, Türkiye'nin seçkin kolejlerinde veya yurtdışında
okuyor. Türban, sömürü çarkının en önde gelen unsuru.
Hırsız, namussuz, vurguncu arasında İslamcı, laik ve saire ayırımı olmaz.
Hırsız hırsızdır ve üzerine gidilmelidir. Vurguna, sömürüye, siyasal rant
kavgasına hele Müslümanlığı alet etmek, bence en büyük günahtır.
Biz Türkiye'de işte bunu yaşıyoruz.
Dinimizin güzel yanlarını bir yana bırakmışlar, dindaşlarını kandırıp
kendileri krallar gibi yaşıyorlar. Din sömürüsüyle iktidar olup din ticaretiyle
zenginleşiyorlar. Ahhh, bu oyunlara alet olan zavallı bilinçsiz, fakir fukara
Müslüman!
Mehmet Şevket Eygi ne güzel yazmış, altına imzamı atıyorum.
Eygi'den
‘Sabetaycılar’ kitabı
Hürriyet,
17 Eylül
2000
İslami kesimde farklı ve aykırı düşünceleriyle
tanınan Mehmet Şevket Eygi bu kez Sabetaycıları anlatan bir kitap yazdı. 'Yahudi
Türkler Yahut Sabetaycılar' adlı kitap, Sabetaycı olduğunu açıklayan Ilgaz
Zorlu'nun kurduğu ZVİ-Geyik Yayınları tarafından yayımlandı.
İSLAMCI yazar Mehmed Sevket Eygi, son kitabında
Türkiye'de ‘dönmeler’ diye de bilinen ‘Sabetaycılar’ı anlattı.
Eygi'nin ‘İki Kimlikli, Gizli, Esrarlı ve Çok Güçlü Bir Cemaat Yahudi
Türkler Yahut Sabetaycılar’ adlı kitabı, yıllarca içe kapalı olarak yaşayan
Sabetaycıları, ‘Evet Ben Selanikli’yim-Türkiye Sabetaycılığı' adlı
kitabıyla kamuoyunun gündemine oturtan Ilgaz Zorlu'nun kurduğu Zvi-Geyik
Yayınları tarafından basıldı.
Kitabın, yayınevi tarafından yazılan tanıtım yazısında Eygi'nin
10 yılı aşkın süredir ‘Sabetay Sevi ve Türkiye Sabetaycılığı’ konusunda
makaleler yazdığına dikkat çekilerek, ‘‘Şunu kabul etmek gerekir ki
Mehmed Şevket Eygi, sabetaycılık sorununun İslami platformlarda ve
Müslümanlar arasında tartışılmasını sağlayan kişidir' denildi.
YAKIN TARİHİ ÇÖZMEK İÇİN
Mehmed Şevket Eygi, 10 yılı aşkın süredir yazdığı yazılardan
derlenen kitaba yazdığı ‘Birkaç SÖZ' başlıklı önsözde, yakın tarihi
çözmek için Sabetaycılığa ‘ciddi ve ilmi' yaklaşmak gerektiğini
vurguladı. Eygi'nin ‘Birkac SÖZ'ünde şunlar yer aldı:
‘‘İzmir'de 1626'da doğmuş, Haham olmuş, Yahudilerin beklediği mesih
olduğunu iddia etmiş, 1676'da Berat'ta sürgünde ölmüş
Sabetay Sevi,
Türkiye'nin yakın tarihine dolaylı olarak damgasını vurmuş çok önemli bir
şahsiyettir. Zahirde Türk ve Müslüman görünen, gerçekte ise Sabetay Sevi'nin
yolundan giden, kendilerine ‘Selanik dönmeleri', ‘Selanikliler',
‘Avdetiler', ‘Sabetaistler' gibi isimler verilen bu gizli, esrarlı cemaat,
bence, şu anda Türkiye'nin en güçlü lobisini teşkil etmektedir. Sabetaycıları
bilmeden, güçlerini ve tesirlerini hesaba katmadan, Türkiye'nin siyasi yapısını,
resmi ideolojisini anlamak, zihinlere takılan sırların içyüzünü fehm etmek
mümkün değildir. Bu konuya, ciddi ve ilmi araştırmalar seviyesinde yaklaşmadan,
yakın tarihimizi çözmek mümkün olamaz. Elinizdeki kitap, meseleyi ve konuyu
gündeme getirmek maksadıyla yazılmış fıkralardan ibaret olup, şimdiye kadar su
altında tutula gelen Sabetacılık hakkında aydınlatıcı bilgiler vermektedir.’’
Eygi'nin kitapta yer alan makalelerinde sık sık Sabetay lobisinin,
Türkiye'nin en güçlü lobisi olduğu vurgulanıyor ve yer yer Sabetaycılar,
Müslümanlara karşı ‘düşmanlık ve saldırı' yapmakla suçlanıyor.
‘Türkiye Yahudilik ve Sabatizm Enstitüsü' ile ‘Ermenilik Araştırma
Enstitüsü'nün kurulması gerektiğini belirten Eygi,
‘‘Müslümanlardan büyük paralar toplayan zengin ve büyük cemaatlerin de ilmi
araştırma konusuna önem vermeleri gerekir' diyor.
DÖNME OLDUKLARINI SÖYLEMİYORLAR
Kitabın ‘Mübadele Cilveleri' başlıklı ilk makalesinde,
1924'deki nüfus mübadelesi sırasında, Sabetaycıların, diğer Yahudiler gibi
Yunanistan'da kalmak istemeleri, ancak bunun kabul edilmemesi anlatılıyor.
Kitapta yer alan makalelerdeki ilginç saptamalardan bazıları şunlar:
Bugün Türkiye'de 3 büyük baskı grubu, lobi saltanat sürmektedir.
Bunlardan biri masonluktur. Diğerleri, musevi-siyonist lobisi ile ortodoks
yahudiliğin dışında gizli bir teşkilat olan Sabetaistler-Selanik dönmeleridir.
Sabetaistlerin ve siyonistlerin lehine, eski gücünü yitirmiş
olmasına rağmen Masonluk, Türkiye'de, elan yıkıcı siyasi faaliyetler yapan bir
lobidir.
Şu anda Türkiye medyasının en büyük ve müessir kısmı Sabatistlerin
kontolündedir. İstanbul'da büyük bir liseleri vardır. Masonlar ve Siyonistler
bunların yanında solda sıfır kalırlar.
Dönmeler, dönme olduklarını söylemiyorlar. Karşımıza Atatürkçü,
laik, çağdaş, akılcı olarak çıkıyorlar.
Yayınevini Ilgaz Zorlu kurdu
Kendisi de Sabetaycı olan Ilgaz Zorlu tarafından kurulan
yayınevinin ilk adı Zvi, Türkçe'de ‘Sabetay Sevi'nin soyadının
İbranice yazılışından kaynaklanıyor. ‘Zvi'nin İbranice anlamı ‘Geyik'
de yayınevinin ikinci adını oluşturuyor. Ağustos ayının son günlerinde dağıtımı
yapılan 208 sayfalık kitap 3 milyon 750 bin liraya satılıyor. Kitabın son
bölümünde Sabetay Sevi ve Sabetacılıkla ilgili fotoğraflar yer alıyor.
ÜNLÜ SABETAYCILAR
Kitapta ‘Yahudi' ya da ‘Sabetaycı' oldukları iddia
edilen isimler şunlar:
Tanzimat
Başvekillerinden Ahmet Vefik Paşa'nın dedesi, Kıbrıslı Kamil Paşa,
Halide Edip Adıvar'ın babası Mehmed Edip Bey, Ziya Gökalp'le birlikte
Türkçülük yapan Alp Er (Asıl adı Mohiz Kohen), Maliye nazırı Cavit
bey, Ahmet Emin Yalman, Abdi İpekçi, DP dönemi bakanlarından Emin
Kalafat, Halil Bezmen, Akın Birdal'a suikast düzenleyen Tufan Güraltay.
‘‘Müslüman ve
Para’’
Emin
ÇÖLAŞAN
(Hürriyet,
21 Haziran 1998)
Şeriatçalara bazen aynı şeyleri düşünüyoruz. Bunlardan biri,
Mehmet Şevket Eygi isimli yazar. Fazilet'in yayın organı olan
gazetede ilginç yazılarını sık sık okuyorum.
Görüşlerinden çoğu bana ters geliyor, ama belli konularda
‘‘Aferin Eygi, doğru yazmışsın’’ diyorum.
Örneğin din tüccarlarına ve din sömürücülerine açık
bir biçimde karşı çıkıyor.
Bunların gözünü para hırsının bürüdüğünü, bu üçkâğıtçıların
Müslümanlığı kendi çıkarları doğrultusunda kullandıklarını hiç korkmadan
ve çekinmeden yazabiliyor.
Birkaç gün önce yayınlanan ‘‘Müslüman ve Para’’ başlıklı
yazısında özetle şunları söylüyordu:
***
‘‘Bir insanın sağlam Müslüman olduğunu anlamak için onun parayla,
maddeyle ilgili tarafına bakmak gerekir.
İyi bir Müslüman elbette namaz kılacak, oruç tutacaktır. Ancak iş
bununla bitmez. Para ve madde konusunda doğru değilse, namaz da kılsa, oruç da
tutsa, o adam bozuk Müslümandır.
Bugün İslam'ı ağzından düşürmeyen, kendisini çok dindar gösteren,
salih
(yetkili) ve mütteki (Allah'tan korkan) pozlarına bürünen öyle çürük
kişiler vardır ki, para ile ilgili muameleleri son derece kötüdür.
Piyasada öyle dindar geçinen kişiler var ki, senet imzalar, vadesi
gelince ödemez. Çek verir, o da karşılıksız çıkar. Böyle dindarlık olur mu?
İyi Müslüman, mal ve para için kuduzca çırpınmaz.
İyi Müslüman, yalan dolanla, hileyle para hortumlamaz.
Bazı çürük ve seciyesiz adamlar Müslümanlığı, İslamcılığı,
mücahitliği, dini hizmet ve faaliyetleri ticaret konusu haline getirmişlerdir ve
bu yolla büyük servetler vurmaktadır. Böylelerinden hayır gelmez. Bunlar
İslam'ın paralı askerleridir. Din hizmetleri paralı askerlerle yürümez.
Para ve madde konusunda sağlam olmayan, İslam'ı kendi şahsi
zenginliklerine alet edenleri içimizden temizlemedikçe kurtulamayız.
Böylece malum ola.’’
***
Mehmet Şevket Eygi,
bu kesimin içinden gelen biri. Müslüman geçinen
bazı tiplerin hangi dümenleri çevirdiğini çok iyi biliyor. Bunları elbette tek
tek açıklaması mümkün değil.
Anımsayınız, birkaç gün önce burada, İslamcı medyanın önde
gelen isimlerinden birinin bana gönderdiği mektuptan söz etmiştim. O da aynı
şeyleri söylüyordu:
‘‘Bizde her şeyi eleştiremezsiniz. Sadece hedefte olan karşı taraf
vardır. Oraya atış serbesttir, ama kendi gözümüzdeki çöpü görmemiz yasaktır.
Özeleştiriye bile cesaret edemeyiz.
Oysa bizim kesimde
(dinci kesimde), bizim kurumlarda, bizim
insanlarda öyle yanlışlıklar, istismarlar, yolsuzluklar var ki, sizler bile o
boyutu tahmin edemezsiniz.
Çok iyi bildiğimiz bizdeki yolsuzlukları, bizdeki sahtekârlıkları,
bizdeki ahlaksızlıkları dile getirmek isterdim. Yapamıyorum...’’
***
İslamcı kesimin içinde elbette düzgün ve namuslu
insanlar var. Ama bunların eli kolu bağlı. Üzerlerindeki baskı nedeniyle
konuşamıyorlar, bildikleri üçkâğıtları açıkça söyleyemiyorlar.
Oysa biz bu özgürlüğe sahibiz.
Aklımız, mantığımız, vicdanımız ve mesleğimiz ne gerektiriyorsa,
onu açıkça yazabiliyoruz.
‘‘Atatürkçü’’
geçinen bir hırsızı, bir namussuzu yakaladık mı, yerden
yere vuruyoruz.
‘‘Bu hırsız bendendir. Bunu korumalıyım’’
anlayışıyla
hareket eden kimse, önce kendi vicdanına ve Allah'a karşı sorumludur.
Ama işin içine ‘‘Allah’’ kavramını soktuğunuz zaman,
karşınıza bu tipler dikilir!..
Çünkü Allah'la kulun arasına girmişlerdir! Kendilerini, Allah'ın
yeryüzündeki temsilcisi olarak yutturmaya yeltenirler...
Çünkü kişisel, siyasal ve parasal çıkarları bunu gerektirir!
Müslümanlığın kendi tekellerinde olduğunu zannederler.
Fakir fukara Müslümanları sömürür, kandırır ve kendilerine para
hortumlarlar.
Bu amaçla örgütlenirler. Holdingler, şirketler vesaireler kurarlar.
Milyonlarca Müslüman aç ve işsiz gezerken, bu kesim krallar gibi
yaşar. Altlarında Mercedes, BMW arabalar, yalılar, villalar...
Ama cami avlularında o fakir fukara Müslümanlardan para toplamayı
ihmal etmezler! Ramazan ayında düzenledikleri iftar sofralarında kuş sütü
eksik değildir. Medyayı, kameraları davet ederler, hem tok ağırlaması,
hem de kendi reklamlarını yaparlar.
Fakir fukara Müslümanlara imam hatip, türban nutukları
atarlar.
Oysa kendi çocukları, gelinleri vesaireleri imam hatip'e
gitmezler. Onlar kolejlerde, en seçkin okullarda okur. Başları bağlı değildir.
Türban kullanmazlar!
Mehmet Şevket Eygi,
bunları ‘‘din baronları’’ olarak
tanımlıyor.
Allah'ı, Peygamberi, Kuran'ı ve fakir fukara Müslümanları sömüren
ve bu kavramları kullanıp kişisel, parasal ve siyasal çıkar sağlayan
üçkâğıtçılar...
Bunların bütün gıdası, ülkemizdeki ‘‘eğitimsizlik’’
olayından kaynaklanır. İnsanların eğitim düzeyi böylesine düşük, cehalet düzeyi
böylesine yüksek olduğu sürece, kandırmaca devam edecek.
Ama gün gelecek, gerçek Müslümanların çoktan farkına vardığı bu
pisliği herkes görecek.
Acaba
Allah'ın adını kullanarak yaptıkları vurgunlar, yanlarına kâr kalacak mı?
‘‘Ezan güzel
okunsun’’ diye,
Pavarotti Müslüman mı olsun?
Kurthan FİŞEK
(Hürriyet,
12 Ağustos 1997)
Mülkiyeli köktendinci ağabeyimiz Mehmet Şevket Eygi'nin unutulması mümkün
olmayan sözlerini tekrarlamama izin verin...
‘‘Ezan güzel okunsun diye, Pavarotti'nin Müslüman olmasını mı
bekleyelim?''
Köktenlâik kesimde gülüşmelerle karşılandıydı bu sözler...
Köktendinci kesimde ‘‘şaşkınlık'', ‘‘asabiyet'' ve
‘‘tereddüt'' olduydu.
Unutuldu gitti.
* * *
Aradan zaman geçti.
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, ilginç bir
genelge yayınladı.
‘‘Çok camili yerlerde, merkezi camiden, sesigüzel bir imam okusun
ezanı... Öbürleri de hoparlör kullanmasın...''
Kıyamet koptu. ‘‘Ezanı susturacaklar...''
* * *
Muhalefette elbette muvafakat olmaz...
İsteyen muhalefet eder, belki ‘‘iktidar'' bile olur.
Haklarıdır.
Seçim sandıklarının yüzde 54'ünün jandarma denetiminde olması
‘‘problem'' yaratmazsa...
* * *
Ama, başkaları kullanılmasın...
Hasan Celal Güzel
çok iyi, özlü, etkili konuştu.
28 Şubat muhtırasını yorumluyordu kendi aklınca...
‘‘10 adamım olsa genelkurmayı o an basardım...''
10 adamla genelkurmay başkanlığını basmaya kalkışanlara
‘‘meczup'' denir.
Hele, Türkiye gibi büyük bir yerde, ‘‘10 adam'' bile
bulamıyorsa...
Refah Partisi, şu anda, Hasan Celal Güzel'i kullanıyor,
kışkırtıyor, fıştıklıyor. O da gaza gelip konuşuyor.
Anayasa Mahkemesi, Refah Partisi'ni kapatırsa, RP üst yönetimi
siyasetten yasaklanırsa, Hasan Celal Güzel beyefendi, İslâmi hareketin
lideri olacak...
Güldürmeyin! Yedirmezler...
* * *
Zor bir haftaya giriyoruz... Anayasa Mahkemesi, RP'yi kapatırsa,
ilk genel seçime kadar, RP, kimin, hangi partinin çatısı altında örgütlenecek?
RP'yi kapatabilir Anayasa Mahkemesi...
Ama, Anayasa Mahkemesi'nin kapatmasına gerek yok... Çiller'in
gazına gelip kendilerini yok ettiler. Üzülmemek elde değil...
Demokrasi çoksesliliktir.
Sen söylenmesen, ben homurdanmasam, nasıl çıkar karanlıklar
aydınlığa?
* * *
Zor bir haftaya girdik. Yüce meclisin çatısı altında problemler
yine çıkacak... Yumruklaşma bile olabilir.
Bundan kim kazançlı çıkacak?
Dört kamuoyu araştırma şirketinin, ‘‘Bugün seçim olsa ne halt
edersiniz?'' sorusuna gelen cevapların yüzde dağılımı geçti elime...
ANAP - % 18
RP - % 18
DSP - % 17
CHP - % 16
DYP - % 14
DTP - % 6
ÖBÜR - % 11
* * *
Pazartesi günlerini sevmiyorum... Haftaya ‘‘öngelmek''
(takaddüm etmek) zor zenaat...
Ezan sesiyle uyanmak...
Tank-postal sesiyle uyanmak...
Başka
seçeneğimiz yok mu?
'Huzurunuza varıp irşad olabilsem'
Bülent
GÜNAL
Geçmişin iki
farklı görüşten ismi canlı yayında buluştu. Cem Karaca Milli Gazete yazarı
Mehmet Şevket Eygi'yi överken, Eygi mütevazıydı
Hayatlarının bir döneminde iki
ayrı kutupta yer alan ve bu uğurda yurt dışında sürgün yaşayan iki ünlü isim...
Biri Cem Karaca diğeri ise Mehmet Şevket Eygi. Bu iki isim önceki gece bir TV
programının canlı yayınında buluştu. Aslında ikisi de bir zamanlar farklı
sebeplerden sürgün olmuştu. Türk rock müziğinin efsanevi ismi Cem Karaca,
1970'li yıllarda komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle aranmış, 1979'da
Almanya'ya kaçmış ve 1987'de Turgut Özal'ın desteğiyle Türkiye'ye dönmüştü.
Milli Gazete yazarı Eygi ise, 'din esasına' göre devlet düzeni istediği
gerekçesiyle 163'üncü maddeden yargılanmış, hapis yatmıştı.
SÜRPRİZ KONUK
Önceki gece yayınlanan
'Tanıklar' programının ana konuğu Milli Gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi'ydi.
Programın ilerleyen saatlerinde canlı yayına telefonla sürpriz bir konuk
katıldı. Arayan, Anadolu ezgilerini pop-rock'la harmanlayan, Türk rock'ının
efsanevi ismi Cem Karaca'ydı. İşte canlı yayında Cem Karaca'yla Milli Gazete
Yazarı Mehmet Şevket Eygi arasında geçen diyalogdan bölümler:
ÜSTADIMA SAYGILAR
Cem Karaca: Saygıdeğer Mehmet
Şevket Eygi ve diğer konukları can olarak anlamlandırmayı, adlandırmayı bir
görev biliyorum. Bu bir... İkincisi, saygıdeğer Mehmet Şevket Eygi'nin en önemli
konumu, İslam'ın estetiğiyle çok ilgilenmiş ve ona çok önem vermesidir. (...)
İslamın sadece seccade, tekke ve tesbihten ibaret olmadığını ben Mehmet Şevket
Eygi Beyefendi'den, üstadımdan...
Mehmet Ş.
Eygi: Estağfurullah...
C.K.:
İslam'ın ne olduğunun anlaşılması için daha iyi bir boyutta irdelenmesi
gerektiğini anladım. Kendisine saygı, sevgi ve muhabbetlerimi iletmek istiyorum
aracılığınızla.
M.Ş.E.:
Bilmukabele.
C.K.:
Keşke bir vesile olsa da huzurunuza varıp biraz irşad olabilsem!
M.Ş.E.:
Estağfurullah.
Aynı çizgide değiliz ama
onu kutlarım
Zaman zaman 'o artık sağcı'
sözlerine de maruz kalan Cem Karaca, Mehmet Şevket Eygi'ye duyduğu saygıyı
gizlemiyor. Kendisiyle telefonda görüştüğümüz Karaca, "Mehmet Şevket Eygi'nin
Türkiye'nin düşün hayatında özellikle de İslami düşüncede çok önemli bir yeri
var" diyor ve ekliyor, "Sayın Eygi, hoş sohbet, mütevazı, ağırlığının
idrakındaki herkes gibi az ve öz konuşan biri. Aynı çizgide, fikirde olmamama
rağmen İslama yeni bir boyut kattığı için kutlamak istedim. Çünkü Eygi, İslam'ın
ruhunda olmasına rağmen hep gözardı edilen estetik kavramının altını çize çize
belirten saygıdeğer bir zat. Yazılarını da zaten hep takip ederim."
BEKTAŞİYİM VE LAİKİM
Cem Karaca, Eygi'yle Flash
TV'de çalıştığı dönemde tanışmış. İlk ve son karşılaşmaları da bu olmuş:
"Ayaküstü yaptığımız sohbet sonunda Eygi'yi kafamda daha doğru bir yere
oturttum. İslam izbelerin, tekkelerin, karanlığın değil, ışığın yeridir.
Bektaşiyim ve laik biriyim. Ama insanların gerçek anlamdaki İslami yaşamalarının
da yanındayım. Sayın Eygi'yle muhtemelen siyasi tercihlerimiz asla aynı
olmayacaktır." (Sabah, 17.08.2001)
Tarabya'da
aşk başka, Papa duaya başlamasa...
Tevfik Yener
Pala bıyıklı
delikanlı ağacın gölgesine çöktü. Mğferle karışık uzun şapkasını çıkarırken
arkadaşına fısladı:
-Karı çok civelek.
Az ötesinde sere sepre oturan, dünyaca ünlü sinema yıldızını kastediyordu.
Arkadaşı güldü:
-Bıyığın yana
kaykılmış lan. Sen bir garip sineksin, kendi işine bak. Herifler söylediğini
anlarsa ikimizi de kovarlar.
Takma bıyığını
düzelten delikanlı sesini çıkarmadı.
İk Türk figüran,
İngiliz-Amerikan yapımı "Hafif Süvari Alayının Hücumu" filminde iş bulmuşlardı.
Kırmızı süvari ceketleri, uzun şapkalar, mızraklar, harika atlar ve Yeşilçam'da
görülmemiş para...
Filmin baş kadın
oyuncusu, sinemanın en güzel kadınlarından Gayle Hunnicut idi. İnce ve düzgün
burnu, cazibeli dudakları ve asillere özel yüz çizgileriyle farklı tipti
Hunnicut. Bizim sosyeteden Ahu Tuğbay, ikizi kadar benziyor Gayle Hunnicut'a...
Film, Kırım
Savaşı'nı anlatıyordu. Ağırlıklı olarak Kilyos çöllerinde çekiliyordu. Bizim
figüranlar keyifliydi. Hem, Yeşilçam ağaları kadar yevmiye alıyorlar, hem de
Gayle Hunnicut'un frikiklerini seyrediyorlardı.
O gün Tarabya Garaj
Restaurant'ta oturuyordum. Orayı hiç bir yere değişmem. Mezesi, yemesi, içmesi,
üslubu taaaaa eski İstanbul'u getirir yüreğinize... Garaj'daki incelik ve dost
muhabbeti, en lezzetli mezedir.
O eşsiz
lakerdasından bir yudum alırken...
Onları gördüm.
Sarmaş dolaş
teknenin kıçına oturmuşlardı.
Fırladım, el
salladım. Onlar da karşılık verdi.
-Yemeğe buyrun...,
dedim.
Tarabya'ya kıçtan
yanaşır tekneler ve merdivenlerini karaya, sahil yolunun kaldırımına indirirler.
İki adım attım. Benim kim olduğumu çıkarmaya çalışıyorlardı.
Tanıttım kendimi
"Hani, sansürcülerin baskısına karşı yayın yapmıştım da, bana teşekkür için
gazeteye gelmişlerdi ya..."