Hayat tarzının yeniden üretilmesi ve
Mehmet
Şevket Eygi’ye dair
AHMET TURAN ALKAN
Ahmet Turan Alkan -
t.alkan@zaman.com.tr - Sayı: 557 -
08.08.2005
Dört-beş sene kadar önce
nadir İstanbul ziyaretlerimden birinde yolumuz Çamlıca tepesinde İstanbul
Belediyesi’nin işlettiği bir lokantaya düştü. Adını hatırlamıyorum. Farklı bir
lokantaydı bu. İskemle yerine sedirler, masa yerine sini sofralar konulmuştu
ve Osmanlı mutfağının
yemekleri veriliyordu. Vakit akşamüstü idi, ortalık karardı, birilerinin
lambaları yakmasını beklerken bir garson gelip masanın üstündeki kandil benzeri
bir eski aydınlanma aracını tutuşturup gitti. Arkadaşıma sordum, bu lokantanın
‘tarz’ını, Mehmet Şevket Eygi’nin biçimlendirdiğini söyledi.
“İyi ama ne yediğimi göremiyorum ki” diye yakındığımı hatırlıyorum.
Mehmet Şevket Eygi beyi gıyâben tanıyorum; onda en çok dikkatimi çeken şey,
kendi hayat görüşünü uygulamaya geçirmek konusunda gösterdiği kararlılık
olmuştur. Giyimi, yazı üslûbu, konuşması, meselelere bakışı kendine mahsustur.
Bazı röportajlarında Sultanahmet semtindeki küçücük evini de kendi zevkine göre
döşediğini görmüştüm. Bir şeylere direnen bir adam olarak dikkatimi çekmişti.
Geçenlerde Milli Gazete’de tatilini nasıl geçirdiğini hikâye eden bir yazısını
okudum, hoşuma gitti; bir nevi günlük tarzında kaleme aldığı bu yazı, Sayın
Eygi’nin gündelik hayatını nasıl “kendi üslubuna” göre yaşadığını gösteren küçük
dikkatlerin süslediği hoş misâllerle dolu.
Hayatını “kendi üslûbuna” göre yaşamak kararlılığını gösteren kaç kişi çıkar;
memleketin bilmediğimiz köşelerinde daha başka kaç Mehmet Şevket Eygi vardır?
Azlıklarından şüphe etmeyiz, şüphe götürmez bir başka husus ise, bu dirâyeti
gösterebilenlerin etraflarında tuhaf karşılanmalarıdır.
Mehmet Şevket Eygi’ye bir “Estet” diyebilir miyiz? Batı felsefesindeki karşılığı
ile estet, “güzeli en üstün, en yüce değer kişi” anlamına geliyor; bu mânâ, bir
Müslüman’ı tarif etmek için kullanılamaz çünkü Müslüman’ın “en üstün, en yüce
değer” saydığı kavram başkadır; güzeli sevmek ve takdir etmek başkadır, güzele
tapınmak çok daha başka; ama “Allah güzeldir, güzeli sever” kudsi hadisinin
çerçevesinde Sayın Eygi’nin bir Estet kimliğini taşıdığını, İslâmi ve
muhafazakâr kimliğini bir başka şeyle mukayese etmeksizin gündelik hayatında,
çevresinde ve sözünün geçebildiği her yerde güzellik arayışı içinde bulunan bir
insan olduğunu söyleyebiliriz. Bu özelliği ile M. Ş. Eygi bir ‘nadide’yi temsil
ediyor. Sadece güzeli aramak anlamında değil, güzelliğin bize göre olanını
arayan, sezen ve bulduğunda onu işaret eden mânâsında bir nadide. Tercihlerini,
tekliflerini, zevkini beğenmeyebilirsiniz ama bize dair mânâ ve ruh ikliminde
güzeli arama cehdine saygı duymak zorunda kalırsınız; çünkü o ve onun gibiler,
modernitenin sunduğu hazır kalıplara, tariflere ve güzellik anlayışına kolayca
teslim olmazlar, zor beğenirler, eleştirirler ve tercihlerini bizzat kendi
hayatlarında işler halde tutmaya gayret gösterirler. İşte bu, sıradan insanın
savrulduğu ve toplumun genel kabulüne baş eğdiği noktada beliren bir itiraz, bir
meydan okumadır. Bu itiraz kaşık, çatalın biçiminden başlar, dinlenme, eğlenme,
giyim-kuşam, mutfak kültürü, beslenme alışkanlığı, selamlaşmak ve medenî âdâba
kadar daha nice ayrıntıya doğru uzanır gider. İtiraz veya muhalefet, ille de bir
şeyi reddetmek değildir ama ille de bir şeyin farkında olmak, onu incelemek,
onun niceliği, niteliği veya o çok hoşuma giden Türkçe tâbirle “ne idüğü”
hakkında karar ve fikir sahibi olmaktır.
En iyisi bir örnek verelim; bir yazısında bakınız neye dikkat çekiyor:
“Cami duvarları, avlu, büyük giriş kapısı saçma sapan levhalarla doluydu. WC...
Kadın erkek... Cep telefonunuzu kapatınız... Ayakkabılarınızı naylon torbalara
koyunuz... Camimizi eviniz gibi temiz tutunuz... Müslüman kardeş ayakkabılarını
böyle tut (Tabanları birbirine değer iki berbat ayakkabı resmi)... Ecdadımız
camilere âyet, hadis, din esaslarını bildiren nefis hüsn-i hat levhaları
koyarlarmış, şimdiki Müslümanlar ise ‘helâ şuradadır’ diye yazılar yazıyor.”
Bütün mesele, bakmakla görmek arasındaki farkta yatıyor; camilere her gün
milyonlarca Müslüman giriyor ve alıntıda tasvir edilen şeylerle karşılaşıyor;
baktığını gören, gördüğü şeylere anlam veren, mukayese yapabilen ve bunlardan
bir netice çıkarabilen sayısı çokluğa nisbetle ‘nadide’nin adedi kadardır.
Şimdi asıl meselemize gelebiliriz.
Muhafazakarlığın gündelik hayatta modern şeylerle çatıştığını fark edebilenler,
“iyi de çözüm nedir; bize çözümden de bahsetmelisiniz” diyorlar. Hemen belirtmek
gerekir ki, kendi hayat tarzımıza en azından saygımızı koruyabilmek için
elimizde hemen uygulanabilir bir el kitabı yoktur. Vaktiyle kitapçılarda
“Muaşeret kuralları” adı altında modernlik lâzımelerini öğreten kitaplar
satılırdı ve bu kitaplarda nasıl modern olunacağını gösteren pratik kurallar
anlatılırdı. Moderniteyi kabullenmek ve benimsemek için fazlace enerji tüketmek
gerekmiyor; “zaman sana uymazsa sen zamana uy” tavsiyesine baş eğmek kâfidir ama
modern icapları bir bütün olarak kabullenmek yerine seçici davranmak lüzumu
hâsıl olduğunda, iş hiç de kolay değildir. Akar suların çarptığı bir kayanın
zamanla kireç tutması veya aşınması gibi uzun zamanda vuku bulacak bir birikime
ihtiyaç vardır. Vaktiyle biz böyle bir birikime sahiptik ve yaşadığımız dünyayı,
bütün lâzımeleri ile inandığımız değerlere itaat eden bir kavrayışla algılama ve
biçimlendirme üstünlüğüne sahiptik. Bu imtiyazı kaybetmekliğimiz bir yana, o
değerlere ve dolayısıyla bizatihi kendimize duyduğumuz saygıyı da aşındıran bir
kuşak olarak işimiz hiç de kolay değildir. Mehmet Şevket Eygi, işte bu karmaşık
zihni ortamda kendi bildiğince doğruları arayan ve kendi hayatında tatbik eden
bir nadide olarak değer taşıyor. Onun teklifleri şüphesiz kendini bağlıyor ama
tercihlerinden başkalarını da haberdar etmesi, mücessem bir kayayı aşındıran su
damlaları gibi tesir yapmaktadır. Belki çoğunluğun davranışına göre pek
ehemmiyetsiz, pek ince bir anlam katmanıdır bu ama asla önemsiz ve değersiz
değildir.
İlle de bir yerden başlamak için teklif bekleyenlere şu cevabı vermek mümkün:
Bir problemin çözümü, o problemi problem olarak tanımak ve anlamakla başlar.